MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üyeler» Toplam Üyeler 27
Son Üye» Son Üye Fahriye
Toplam Konular» Toplam Konular 6,190
Toplam Yorumlar» Toplam Yorumlar 6,955

Detaylı İstatistikler Detaylı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Allah'ın İpine Sarılın, Birlik Olun, Ayrılmayın

14.05.2013 Salı

Eûzü billahi mineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

"Yoksa sen onların çoğunun gerçekten (söz) işiteceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktır." (Furkan Suresi, 44. Ayet)

Allahümme salli ala Muhammed.
Allahümme salli ala Muhammed.
Allahümme salli ala Muhammed.

Aziz kardeşlerim,

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Asıl akılsız (bön) kimse, nefsine uyan, heveslerinin peşinden giden ve sonra da Allah'tan (bir şey) temenni edip 'Rabbim diledi, oldu.' diye iddia eden kimsedir."

Bu ne kadar derin ve ibretlik bir tariftir. Bir düşünelim. Bir kimse, Allah'ın haram kıldığı bir yola girmeyi, mesela zina etmeyi kafasına koysa, sonra da kalkıp "Ya Rabbi, ben filan kişiye kavuşmayı çok istiyorum, nasip eyle" diye dua etse ve duası zahirde kabul olup o kişiye kavuşsa, bu durum Allah'ın o duasını kabul ettiği anlamına gelir mi? Elbette hayır. Allah, samimiyetsiz bir kalpten çıkan, günahı hedefleyen bir duayı nasıl kabul etsin? Bu ancak, nefsinin arzusunu Allah'a mal eden bir ahmağın yapacağı iştir.

Veya başka bir misal: Bir kişi zengin olmayı Allah'tan dilese, yolda giderken önüne sahipsiz bir kasa çıksa ve içindeki paralar da başkasına ait olsa, o kişi "İşte Rabbim duamı kabul etti, önüme bu fırsatı çıkardı" diyerek o paraları çalsa, Allah ona yardım mı etmiş olur? Yoksa onu bir imtihan mı etmiş olur? O kimse duasının kabul edildiğini zannederken aslında hırsızlık yaparak büyük bir günaha girmiş olur.

Kardeşlerim, bütün bu misaller bize gösteriyor ki, önemli olan sadece dilemek değil, helal dairede kalmaktır. Nefsin hevasına uyup harama tevessül edenin, sonra da "Ben Allah'tan diledim, oldu" demesi, onun gafletini ve ahmaklığını gösterir. Cenab-ı Hak, Furkan Suresi'nde buyurduğu gibi, böylelerini hayvanlara benzetmiş, hatta onlardan daha sapkın olduklarını bildirmiştir. Çünkü onlar, kendilerine verilen akıl ve idrak ile doğruyu bulmazlar, sadece nefislerinin peşinden sürüklenirler.

Kardeşlerim, Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a ve İslam'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın." (Âl-i İmrân Suresi, 103. Ayet)

Bu emir ne kadar açık ve nettir. Birlik olmak, beraberlik içinde yaşamak, tefrikadan, yani bölünüp parçalanmaktan şiddetle kaçınmak Müslüman'ın temel vazifesidir. Peki ya bu emre rağmen, ümmetin içine ayrılık tohumları ekenler, fitne ve fesat çıkaranlar olursa? Onların durumu ne olacak?

Allah'ın ipine sarılmak demek, O'nun dinine, kitabına, Peygamber'in sünnetine sımsıkı tutunmak demektir. Birlik ve beraberlik, Müslüman toplumların gücüdür. Tefrika ise zafiyetidir. Tarih boyunca Müslüman toplumlar ne zaman birliklerini korudularsa yüceldiler, ne zaman ayrılığa düştülerse zayıfladılar ve düşmanlarına karşı güç kaybettiler. Tıpkı Hazreti Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) kıssasında olduğu gibi, olayların görünen yüzüne aldanmamalı, öze inmeli, birliğimizi bozacak her türlü söz ve eylemden sakınmalıyız.

Bir toplumun içine tefrika girdi mi, artık o toplumu hiçbir şey yıkamaz diyenler, aslında yanılıyorlar. Doğrusu şudur: Bir milletin içine tefrika girdi mi, onu yıkmak için artık dışarıdan bir güce gerek kalmaz; o millet kendi elleriyle kendini yıkar. Tefrika, toplumu fırkalara, gruplara, bölümlere ayırır; birliği, beraberliği, kardeşliği yok eder. Bunun sonucu ise kaçınılmaz olarak zayıflama, yok olma ve başkalarının esiri olmadır.

Bakınız, Hazreti Kabil'in Habil'i öldürmesiyle başlayan zulüm ve kin zinciri, asırlar boyunca devam etti. Katiller başka katilleri öldürdü, zulüm gören masumlar ise hep mağdur oldu. Tıpkı bir hırsızın bir başka hırsıza davacı olup, asıl mal sahibinin unutulduğu bir dava misali... Esas olan, hakkı ve adaleti tesis etmek, zulme uğrayanın yanında olmaktır. Oysa çoğu zaman güçlü olanın, gürültü koparanın, sistemi kendi lehine çevirenin davası görülür. Asıl mağdurlar ise yetimler, öksüzler, fakirler, kimsesizler köşelerinde unutulur gider.

Ey insanlar! Allah'ın ipine sarılın. Birlik olun, ayrılığa düşmeyin.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hazreti Ali'ye (r.a.) tavsiyelerinden ikisi bu noktada çok önemlidir:

    "Ey Ali! İlimsiz ibadet edenin zararı, faydasından çoktur. Gittiği yol, dumanlı bir yoldan farksızdır. Bu yolda iken şaşırır ve bir bataklığa düşer." İlimsiz amel, kişiyi doğru yoldan saptırır. Haramı helal, helali haram görmeye başlar. Rüşvetin haramlığını bilmeyen veya bildiği halde ona helal diyebilen birinin ilimle, irfanla ne ilgisi olabilir? Tefrikanın, ayrılığın haram olduğunu bilmeyen veya bunu görmezden gelen birinin Müslümanlığından nasıl söz edilebilir?

    "Ey Ali! Günahkâr kullar Allah'tan dilediklerinde, Allah-u Teala onların istediklerini verir de (sanki) seslerini duymazdan gelir. Böylece o kulların istekleri olur ve onlar böylece dünyayı severler, dünyaları mamur ama ahiretleri viran olur." Bu hadis, nefislerinin hevasına uyup günah işleyen, sonra da Allah'tan dilediklerinin olduğunu görüp şımaran, dünyaya dalıp ahireti unutan kimselerin akıbetini haber veriyor. Onlar dünyada istediklerine kavuşurlar belki ama bu, Allah'ın onlara verdiği bir mühlettir, bir imtihandır. Asıl kaybedecekleri yer ahirettir.

İşte bu hadisler bize gösteriyor ki, ilimsiz amel eden, nefsinin hevasına uyan, dünyalık için Allah'tan istediğinin olmasını bile bir lütuf zannedip şımaran nice kimseler vardır. Onların derdi sadece dünyadır, makamdır, mevkii dir, paradır, puldur. Ahireti ise unutup gitmişlerdir.

Yetimin başını okşamak elbette güzel bir davranıştır. Ancak İslam sadece görüntüden ibaret değildir. Yetimi okşamak, onun başını sıvazlamak kadar, onun karnını doyurmak, sırtını giydirmek, hakkını korumak, onu gözetip kollamaktır. İslam'ı sadece şekilden ibaret sananlar, işte böyle derin manaları kaçırır, amellerin özünü ıskalarlar.

Aziz Müminler!

Bir vücudu düşünün. Parmaklar elimizde beşe ayrılır ama bilekte birleşir. Bilek, dirseğe; dirsek, omuza; omuz ise başa tabidir. Bütün vücut, başın emrine göre hareket eder. Kollar, bacaklar, eller, parmaklar başın emrinden çıkar, kendi başına buyruk hareket etmeye kalkarsa o vücut felç olmuş demektir. İşte Müslüman toplumu da böyledir. Birlik ve beraberlik içinde olmak, bir merkez etrafında kenetlenmek, bizi güçlü kılar. Tefrika ise vücudun felç olması gibidir. Organlar birbirinden kopar, işlevini yitirir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ümmetinin yetmiş küsur fırkaya ayrılacağını, bunlardan sadece bir tanesinin kurtuluşa ereceğini haber vermiştir. Kurtuluşa eren fırka ise, "Benim ve ashabımın yolunda olanlardır." Bu yol, birlik yoludur, beraberlik yoludur, Kur'an ve Sünnet yoludur.

Bugün dünyaya bakalım. Avrupa, senelerdir bir birlik oluşturma çabası içinde. Avrupa Birliği adı altında ekonomik ve siyasi bir birlik kurmaya çalışıyorlar. Dünya küreselleşirken, ülkeler birbirine yakınlaşırken, maalesef bazı Müslüman topluluklar tefrikaya, ayrışmaya, parçalanmaya doğru sürükleniyor. Bu, büyük bir tehlikedir. Bu gidişat, Müslümanların zafiyetini artırmakta, düşmanlarına fırsat vermektedir.

Ey milletim! Uyan! Başına tüneyen baykuşlar, yurdunu viran etmeye çalışıyor. Tefrika baykuşları, ayrılık baykuşları, kin ve nefret baykuşları... Onların ötüşü, bizim yıkılışımızın, dağılışımızın habercisidir. Bu baykuşları ya yurdumuzun başından kovacağız, ya da onlar bizim yurdumuzu viran edene kadar ötecekler.

Allah'ın ipine sımsıkı sarılalım. Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışanlara fırsat vermeyelim. Tefrikadan, ayrılıktan, kin ve nefretten şiddetle kaçınalım. Unutmayalım ki, Allah'ın rahmeti cemaatle beraberdir.

Rabbim, bizleri Kur'an'a ve Sünnet'e sımsıkı sarılan, birlik ve beraberlik şuuruna eren, tefrikadan uzak duran kullarından eylesin. Aziz vatanımızı, birliğimizi, dirliğimizi daim eylesin. Cennet vatanımızı baykuşların yuvası olmaktan muhafaza buyursun.

El-Fatiha...

14.05.2013 Sali

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Kader ve Levh-i Mahfuz

22.05.2013 Çarşamba

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

"Ve inne min ehlil kitabi le men yu'minu billahi ve ma unzile ileykum ve ma unzile ileyhim haşiıne lillahi, la yeşterune bi ayatillahi semenen kalila. Ulaike lehum ecruhum inde rabbihim, innallahe seriul hisab.
Ya eyyuhellezine amenusbiru ve sabiru ve rabitu vettekullahe leallekum tuflihun."

Sadakallahul Azîm. (Âl-i İmrân Suresi, 199-200)

Aziz Müminler,

Yolculuğumuza başlıyoruz. Bugün sizlerle, imanın temel esaslarından biri olan kadere iman konusunu derinlemesine düşüneceğiz. "Hayrı ve şerri Allah'tandır" diye iman ettiğimize göre, o zaman cennet, cehennem ve azap ne demek oluyor? Bu soru, asırlar boyunca Müslümanların zihnini meşgul etmiştir. Bu önemli meseleyi birkaç misalle açıklamaya çalışalım.

Kader ve Sorumluluk Dengesi

Düşünün ki bir adam, insanların bir yerden bir yere kolayca gitmesi için bir araba icat etti. Ona bu ilhamı veren de Yüce Allah'tır. Arabanın yaratılış gayesi, insanlığa faydalı olmaktır. Ancak günümüzde bir kişi çıkar, trafik kurallarını hiçe sayar, arabasıyla birine çarpar ve onu öldürür. Şimdi burada suçlu kimdir? Araba mı? Arabayı icat eden mi? Yoksa kuralları ihlal eden sürücü mü?

Bir başka misal: Üzüm, Allah'ın yarattığı güzel bir nimet ve besindir. Üzümü yemekle kimse sarhoş olmaz. Ancak üzüm bozulup şaraba dönüştürülür ve içilirse, kişi sarhoş olur, ne yaptığını bilmez hale gelir, belki de bir cana kıyar. Peki burada suçlu kimdir? Üzümü yaratan Allah mı? Üzümü şaraba dönüştüren fabrika mı? Yoksa kendi iradesiyle o şarabı içen kişi mi?

Allah Teala, şarabı haram kılmıştır. Üzümü yaratma gayesi, insanların ondan faydalı vitamin ve enzimler almasıdır. Ama insan, üzümün yapısını bozarak, onu asliyetinden çıkararak ve içine şeytanın vesveseleri karışarak, aklını devre dışı bırakan bir içeceğe dönüştürür. Bu durumda kişi, "Allah benim sarhoş olup zina edeceğimi de yarattı, öyleyse ben suçlu değilim, cehenneme atılmamalıyım" diyebilir mi? Elbette diyemez. Çünkü o, bilerek ve kendi cüzî iradesiyle alkol almayı tercih etmiş, sarhoş olduktan sonra da işlediği fiillerin sorumluluğunu üstlenmiştir. Nasıl ki bu dünyada sarhoş araba kullanıp birine çarpan kişi cezasını çekiyorsa, ahirette de bu fiillerinin hesabını verecektir.

Rabbimiz, hiçbir kula zulmetmez. O, peygamberler ve kitaplar göndererek insanlara doğru yolu, güzel olanı ve yasak olanı apaçık bildirmiştir. Bu çağda, Kur'an'ı, İncil'i, Tevrat'ı internet gibi vasıtalarla her yerde okuyup duyabiliyorsak, günlük binlerce magazin haberine vakit ayırabiliyorsak, ilahi kitapları da okuyacak vaktimiz var demektir. Hiç kimse, "Ben Allah'ı, kitaplarını ve peygamberlerini duymadım" diyemez.

Tıpkı bir doktorun mesleki kuralları bilmesi ve uyması gerektiği gibi, bir elektrikçinin elektrik tesisatıyla ilgili yasaları öğrenip ona göre iş yapması gerektiği gibi, her insan da Allah'ın koyduğu sınırları (helal ve haramları) bilmekle yükümlüdür. Bu kuralları bilerek ihlal eden, sorumlu olur ve cezayı hak eder. Kazaen veya bilmeyerek yapılan hatalar ise farklı değerlendirilir. Önemli olan, kuralı kimin, nasıl ihlal ettiğidir. İşte Allah'ın şerri de yaratmasına rağmen, insanları sorumlu tutması ve cezalandırması bu inceliktedir.

Allah, inek, koyun, keçi gibi insanlara faydalı, uysal hayvanlar yarattığı gibi, yırtıcı ve saldırgan hayvanlar da yaratmıştır. Onlar da kendi doğalarında bırakıldıklarında, tabiatın dengesi içinde bir hizmet görürler. Ancak insan, boğayı kızdırıp arenaya sürerek onu katil yapıyorsa, bunun hesabını verecektir.

Bir Peygamber Kıssası: Hz. Musa ve Hızır İnceliği

Hz. Musa (as), bir adama yumruk atmış ve adam ölmüştü. O anki gayesi, kendisine sığınan birini korumaktı. Fakat bu olay, onun Mısır'dan ayrılıp Medyen'e gitmesine, Hz. Şuayb (as) ile buluşup on yıl ona hizmet etmesine ve ondan ders almasına vesile oldu. Yani bir peygamber, başka bir peygamber tarafından yetiştirildi. Hz. Musa'nın gözünü açan, onu olgunlaştıran Hz. Şuayb (as) oldu. Peygamberimizin (sav) hocası Cebrail (as) iken, Hz. Musa (as) bizzat Allah ile konuşan, Tur Dağı'nda O'nunla mülakat eden bir peygamberdir.

Uyanış ve Rehberlik

"Matrix" filminde Keanu Reeves'i uyandıran Morpheus, Morpheus'u uyandıran ve ona "seçilmiş kişi" olduğunu söyleyen ise Oracle (Kahin) idi. Yani illa ki bir mumu yakan, bir ışığı tutuşturan olmalı ki, o da etrafını aydınlatsın. Hepimiz beşeriz ve bir rehbere, bir uyarıcıya, ışığımızı yakacak bir "Morpheus"a ihtiyacımız vardır. Nasıl ki Hz. Musa, peygamber olmadan önce on yıl Hz. Şuayb'ın yanında kalıp ondan ders aldıysa, Peygamberimiz (sav) namazı Cebrail'den öğrendiyse, işte zamanın sahibi Mehdî (as) de kendisini yetiştiren hocalardan ders almıştır ve şimdi o da başkalarının ışığını yakmakla meşguldür. Uykudan uyanan kişi yolunu seçecektir: Ya yeniden uyuyacak ve bir daha uyanmamacasına, ya da uyanacak ve başkalarını da uyandıracaktır.

Teveccüh ve Rabıta

İşte burada "teveccüh" (yönelme, nazar) ve "rabıta" (gönül bağı kurma) kavramları önem kazanır. Mürşitlerin talebelerine bakması, onlara teveccüh etmesi, manevi ışıklarını yakmak içindir. Tıpkı bir yıldız sisteminde güneşin etrafındaki gezegenlere ışık ve enerji vermesi gibi, her manevi rehber de kendisine bağlı olanlara nazar eder, onların ihtiyacı olan feyzi gönderir. Ona tabi olanlar da onun etrafında dönmeli, ona yönelmeli ve kendileri de etraflarına ışık saçmalıdır.

Uyanan insanlar, hem teveccühte bulunmalı hem de rabıta etmelidir. Yani zamanın sahibine, Mehdî'ye (as) bir defa olsun görünmeyi murat edip onun yolunu aramalı, ondan ayrı oldukları zaman da ona rabıta (gönül bağı) ile bağlanmalıdırlar. Tıpkı dünyanın güneş etrafında dönüp mevsimlerin oluşması, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi, müminler de manevi güneşlerinin etrafında dönerek ondan ışık ve feyiz alırlar. Sonra kendilerine, ailelerine, eşlerine, dostlarına döndüklerinde de onları aydınlatırlar. Nasıl ki hacca giden bir kişi, hacdaki güzellikleri anlatarak başkalarında da hac yapma isteği uyandırırsa, namaza başlayan bir kişi de namazın güzelliklerini anlatarak başkalarının da namaza başlamasına vesile olur. Yani siz de bir "ışık yakan" olursunuz.

Bu Haftaki Sünnet: Çocuğa İsim Koymak

Bu haftaki sünnetimiz, müminlerin güzel bir geleneği olan çocuklara ebeveynlerinin adını koymakla ilgilidir. Bunun ne kadar anlamlı olduğunu, Hz. Ömer (ra) ve ailesinin kıssasında görüyoruz.

Hz. Ömer (ra), bir dönem süte su karıştırılmasını yasaklamıştı. Bir gün, süt satan bir kadının kızına, süte su katmasını tenbihlediğini duydu. Ancak kız, annesine, "Hz. Ömer yasakladı" diyerek itiraz etti. Annesi, "Hz. Ömer burada yok ki" deyince, kız şu unutulmaz cevabı verdi: "Hz. Ömer yok ama Ömer'in Rabbi bizi görüyor." Bu sözleri dışarıdan duyan Hz. Ömer (ra), bu takva sahibi kızı oğlu Asım'a gelin olarak istedi. Bu evlilikten dünyaya gelen Asım'ın kızından da Abdülaziz doğdu. Abdülaziz'in de bir oğlu oldu ve ona Ömer adını verdi. İşte bu çocuk, zamanında kurtla kuzunun bir arada yaşadığı rivayet edilen, adaletiyle meşhur Halife Ömer bin Abdülaziz'dir. O da tıpkı dedesi gibi adaletin timsali oldu.

Görüldüğü gibi o kızın, sütüne su katmaması, yani Allah korkusu (takva) ile hareket etmesi, böyle hayırlı bir neslin yetişmesine vesile oldu. Çocuğa ana-baba adı koymak, o soyun kimden geldiğini bilmek için bir aynadır. Aliler Ali'den, Hasanlar Hasan'dan, Hüseyinler Hüseyin'dendir. Sizler de eğer gerçek Ali gibi, gerçek Ömer gibi evlatlar yetiştirmek istiyorsanız, Allah'tan korkun, takvalı olun. Bir yanlış yapacağınız zaman, kimse yoksa bile, "Ömer'in Rabbi, Ali'nin Rabbi, Muhammed'in Rabbi beni görüyor" deyin. Sütünüze su katmayın, yani Allah'ın emirlerine sadık kalın. Ali'nin Rabbine dayanırsanız, Ali gibi bir evlat bahşetsin Rabbim. Ömer'in Rabbine dayanırsanız, Ömer-ül Faruk gibi bir evlat nasip etsin. Musa'nın Rabbine dayanırsanız, asası elinde Musa gibi bir evlat ihsan etsin.

Aziz Kardeşlerim,

Rabbimiz Âl-i İmrân Suresi'nin son ayetinde bizlere ne buyuruyor:

"Ey iman edenler! Sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sebatta yarışın. (Cihat için) hazırlıklı ve tetikte olun. Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz."

Ey iman edenler! Allah'tan korkun, takvalı olun. Dosdoğru olun ve doğrularla, salihlerle beraber olun. Çünkü Allah Teala, doğruların yardımcısıdır.

El-Fatiha!

Başağaçlı Raşit Tunca
22.05.2013 Çarşamba
Kâfir Demek, Allah'ı Unutan ve Allah'ın da Onları Unuttuğu Demektir

28.05.2013 Salı

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

"Ve lekad saddeka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu'minîn(mu'minîne). Ve mâ kâne lehu aleyhim min sultânin illâ li na'leme men yu'minu bil âhirati mimmen huve minhâ fî şekk(şekkin). Ve rabbuke alâ kulli şey'in hafîz(hafîzun)."

Sadakallahul Azîm. (Sebe' Suresi, 20-21)

Aziz Müminler,

Yüce Rabbimizin Sebe' Suresi'nde bizlere bildirdiği bu ayetler, insanlık tarihinin en büyük imtihanlarından birine ışık tutar. Bilindiği gibi İblis, Allah'ın emrine karşı gelerek Hz. Âdem'e secde etmemiş ve ardından da O'na şöyle demişti: "Bana kıyamete kadar mühlet ver, ben onun ve soyunun sana isyankâr olacağını ispat edeceğim." İşte bu ayetler, İblis'in bu iddiasının bir kısmı üzerine kuruludur.

Sebe' halkı, Allah'ın kendilerine verdiği sayısız nimetlerle donatılmış güzel bahçelerde, bolluk ve refah içinde yaşarken, şeytan onları dünya saltanatıyla, yani lüks ve debdebe ile kandırdı. Nimetlerin şımarıklığıyla Allah'ı unuttular. Onların bu hali, İblis'in, "insanoğlu şükretmez, nankörlük eder" şeklindeki zannını doğruladı. Bunun üzerine Allah (cc), onları uyarmak ve cezalandırmak için üzerlerine yıkıcı bir sel gönderdi, bahçelerini ve yurtlarını harap etti. Ayetin devamında Rabbimiz, İblis'in onlar üzerinde zaten gerçek bir gücü (saltanatı) olmadığını, tüm bunların, ahirete inananlarla ondan şüphe duyanları ayırt etmek için olduğunu bildirir.

Bu kıssa bize çok önemli bir ders verir: Allah'ı unutan toplumlar, dünya nimetlerinin cazibesine kapılıp ahireti ihmal edenler, sonunda ilahi bir uyarıyla karşılaşabilirler. Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de "Biz, kâfirlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç?" (Sebe' Suresi, 17) buyurarak, asıl cezanın, nankörlük eden, Allah'ı unutan ve O'nun varlığını görmezden gelenler için olduğunu vurgular.

İşte bu noktada kâfir kelimesinin derin anlamı ortaya çıkar. Kâfir, sadece inkâr eden değil, aynı zamanda örten, gizleyen, nankörlük eden demektir. Yani asıl küfür, Allah'ın sayısız nimetini görmezden gelmek, O'nu hayatından çıkarıp unutmak ve sadece dünyalık peşinde koşmaktır. Allah da böylelerini, rahmet ve merhametinden mahrum bırakarak "unutur". Yani onları kendi hallerine, nefislerinin ve şeytanın kucağına terk eder.

Peki, bu unutkanlık ve nankörlük nasıl başlar? İşte asıl mesele budur. İblis'in vesvesesiyle başlayan bu süreç, insanları fırkalara ayırarak, bölerek devam eder. Allah'ın ipine sımsıkı sarılmayıp tefrikaya düşenler, ayrılığa düşmenin cezasını, manevi güçlerini kaybederek ve nihayetinde ahiret hakkında şüpheye düşerek çekerler. İmanın altı şartı, sağlam bir kalenin altı kulesi gibidir. Bu kulelerden biri yıkıldı mı, şeytan oradan içeri girer ve kişiyi imanından eder. Bu kuleler:

    Allah'a iman,

    Meleklerine iman,

    Kitaplarına iman,

    Peygamberlerine iman,

    Ahiret gününe iman,

    Kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman.

Bu şartlardan birinde zayıflık, şüphe veya inkâr olursa, şeytan o gedikten içeri sızar. Kişi, dünya saltanatına kapılıp ahireti unutursa veya öldükten sonra dirilmeye inanmazsa, iman kalesi yıkılır. İşte o zaman insan, tıpkı yılan gibi zehirli, tilki gibi kurnaz, kurt gibi yırtıcı olabilir. Aralarında iyi-kötü, kurnaz-saf, zalim-mazlum ayrımı doğar ve bu ayrılık, toplumu fitneye sürükler. Oysa bu ayrılıklardan, bu kavgalardan kazanan sadece şeytan ve ordularıdır.

Peki bu tuzaktan nasıl kurtulacağız?

Sevgili Peygamberimiz (sav), bu sorunun cevabını asırlar önce vermiştir. Hz. Ömer (ra), "Ey Allah'ın Resulü, dünyadan ne gibi şeyler alalım?" diye sorduğunda, Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

    "Zikreden bir dil." Yani Allah'ı hiçbir an unutmayan, her an O'nu anan, O'nu hatırlayan bir dil. Dünya işleriyle meşgulken bile kalbi Allah ile olan bir insan.

    "Şükreden bir kalp." Yani her an, her nefeste, her nimette Allah'ın lütfunu gören ve O'na hamd eden, tatmin olmuş, doymuş bir kalp. Nankörlük etmeyen, verilene şükredip, verilmeyene sabreden bir kalp.

    "Ahiretine yardımcı olan saliha bir kadın." Yani erkeğinin dünya yükünü hafifleten, evini çekip çeviren, çocuklarını yetiştiren, böylece erkeğine vakit kazandıran ve onun bu vakti ibadetle, zikirle, Allah'a yakınlaşmakla geçirmesine vesile olan bir eş.

İşte saliha bir kadın, erkeğin dünya meşgalesinden sıyrılıp ahiretine yönelmesine yardım eder. O, sadece bir dünya nimeti değil, aynı zamanda bir ahiret yatırımıdır. Hz. Ömer (ra) bu gerçeği ne güzel ifade etmiştir: "İmandan sonra saliha bir kadından daha büyük bir nimet yoktur."

Sünnetten Bir İnci: Sofra Âdâbı

Bu haftaki sünnetimiz, yemek yeme âdâbıyla ilgili. Peygamber Efendimiz (sav), şeytanın her işimizde olduğu gibi yemek yerken de yanımızda bulunduğunu, lokmalarımızla dahi oynadığını haber vermiştir. Bu sebeple, birinizin lokması yere düştüğünde, üzerindeki tozu toprağı giderip onu yemesini, onu şeytana bırakmamasını tavsiye etmiştir. Çünkü lokmayı çöpe atmak, onu mikroplara, yani bir bakıma şeytanın askerlerine yem etmektir.

İşte bu inceliğe binaen, yer sofrasında yemek yemek ve sofranın altına bir sofra bezi sermek güzel bir sünnettir. Çünkü böylece düşen lokma temiz bir zemine düşer, alınıp yenebilir. Böylece hem sünnet işlenmiş, hem israf önlenmiş, hem de o lokma şeytana yem olmaktan kurtarılmış olur. Hatta Peygamberimiz (sav), sofradaki kırıntıları dahi toplayıp yemenin, gözün ferini artırdığını müjdelemiştir. Bu, Yüce Yaratıcı'nın yarattığı en küçük zerrelere bile gösterilen saygının, insana gözüyle âlemi algılama yetisini veren o organa bir hürmet olduğunu gösterir. Unutmayalım ki, "Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü."

Bütün Varlıklara Saygı

Bu incelik, sadece soframızdaki kırıntılar için değil, tüm yaratılmışlar için geçerlidir. Rabbimiz, geçmiş ümmetlere hitaben "Salih'i de unutmayın, unutturmayın" buyurmuştur. Buradan yola çıkarak, hayvan haklarına saygıyı da anlayabiliriz. Salih peygamberin ümmetine, haftanın bir günü suyun develere ayrılması emredilmişti. Bu, yaratılmış her canlının bir hakkı olduğunun ve bizim bu haklara riayet etmemiz gerektiğinin açık bir göstergesidir. Bugün hayvan hakları diye bir kavram varsa, bunun temel ilkeleri, işte böyle peygamberî uygulamalardan çıkarılmalıdır.

Aziz Kardeşlerim,

Rabbimiz bizleri, O'nu unutan, nimetlerine nankörlük eden ve bu yüzden ilahi cezaya müstahak olanlardan eylemesin. Bizi, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Musa, Hz. İsa ve başta Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) olmak üzere tüm peygamberleri birbirinden ayırmayan, tefrikaya düşmeyen, birlik ve beraberlik içinde olan ümmeti Muhammed'den eylesin. Dünyanın geçici saltanatına, şaşasına aldanıp da ahireti unutanlardan, bu sebeple iman kalesini yıkıp İblis'e mağlup olanlardan olmaktan cümlemizi muhafaza buyursun.

El-Fatiha!

Başağaçlı Raşit Tunca
28.05.2013 Salı
Her Şey Yaşlanır Fakat Emel Yaşlanmaz

02.06.2013 Salı

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Muhterem Müminler,

Öncelikle Yüce Rabbimizin Tevbe Suresi 93. ayet-i kerimesinin meal ve tefsiri üzerinde duralım. Ayet-i kerimede Mevla'mız şöyle buyuruyor:

"İnnemessebîlu alellezîne yeste’zinûneke ve hum ağniyâ’(ağniyâu) radû bi en yekûnû mea’l havâlifi ve tabeallâhu alâ kulûbihim fe hum lâ ya’lemûn(ya’lemûne)."

Meali şudur: "Asıl yol (sorumluluk), ancak zengin oldukları halde (savaşa gitmemek için) senden izin isteyenleredir. Onlar, geride kalan (özür sahibi) kadınlarla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar (bunun sonucunu) bilmezler."

Bu ayette dikkatimizi çeken önemli bir nokta, 'havâlif' kelimesidir. Bazı meallerde sadece "geride kalan kadınlar" olarak tercüme edilse de, kelimenin kökü olan 'havl' (حول), güç, kuvvet ve dönüşüm manalarını taşır. Buradan hareketle 'havâlif', bir yükü omuzlayan, sırtlanan kimseler anlamına gelir. Ayetin son kısmındaki "ve tabeallâhu alâ kulûbihim" ifadesi de "Allah kalplerini mühürledi" şeklinde tercüme edilmiştir. Oysa buradaki 'taba' kelimesi, ordu, tabur manasına da gelir. Bu incelikli okumayla ayete şöyle bir mana vermek mümkündür: "Allah'ın ordusu, onların kalplerinin içindedir. Onlar hâlâ bunu anlamıyorlar mı?" Yani münafıkların kalbi boş değildir; bilakis dünya sevgisi, makam hırsı gibi manevi hastalıklarla doludur ve onlar bu gerçeği hâlâ idrak edememektedirler.

Allah'ım, Efendimiz, yolun hayırlısının sahibi olan Peygamberimize salat eyle.

Sevgili Kardeşlerim,

Yolculuğumuza başlıyoruz. Bugünkü vaazımızın ana konusu: "Her Şey Yaşlanır Fakat Emel Yaşlanmaz."

Öyleyse sizlerin emeli, en yüce gayesi İslam'ın zafer bulması, gerçek fethin gönüller fethi olarak gerçekleşmesi ve insanların İslam'a ve insanlığa fevc fevc (bölük bölük) koşması olsun.

İnsanoğlunun yaratılışında hep daha ileriye gitme, bir gaye ve emel peşinde koşma vardır. Bir çocuk önce anneyi, sonra memeyi, sonra yemeği içmeyi, ardından yürümeyi, konuşmayı ister. Her ulaştığı hedef, onu yeni bir hedefe yönlendirir. İnsan yaşlanır ama bu hedefler, emeller hiç bitmez. Evlatlarını evlendirmek, torunlarını görmek derken ömür akar gider. İşte bizim de en yüce gayemiz (âksâ-yı gayemiz), İslam'ı yeryüzüne hâkim kılmak, Allah'ın dinini tek din olarak görmek, Ezan-ı Muhammedî'nin yeryüzünün her yerinde gür seda ile okunması ve iyilerin, Müslümanların yeryüzünü doldurması olmalıdır.

Peki bu yüce gayeye nasıl ulaşacağız? Bunun için "süte yoğurt olmak" lazım. Yani içinde bulunduğumuz topluma maya olmak, örnek olmak gerekir. Tıpkı kızların dantel örerken bir örneğe bakıp onun modelini çıkarması gibi. Bizim de örnek almamız gereken en güzel modeller, kitabımız Kur'an-ı Kerim'de bizlere sunulmuştur. Onlar, insanlığa maya olan peygamberlerdir.

    Firavunların zulmü altında kaldıysan, Musa (as) gibi ol ki Allah seni o zalimden kurtarsın.

    İffetine iftira atıldıysa, Yusuf (as) gibi ol ki Mısır'a sultan olasın.

    İbrahim (as) gibi ol, derdini kimseye açma, "Allah bana yeter" de.

    Büyücülerle, hilekârlarla karşı karşıya kaldıysan, eline Musa'nın asasını al. O asa hurma dalındandı ve sihirbazların tüm büyülerini yok etmişti.

İşte bu ahir zamanda da Deccal orduları, insanların gözüne yanıltıcı görüntüler, illüzyonlar sunmakta, beyinleri ele geçirmeye çalışmaktadır. Tıpkı internette gördüğümüz, aslında hareketsiz olduğu halde baktıkça hareket ediyormuş gibi algıladığımız resimler gibi. Gözümüzü yanıla yanıla alıştırırlar ve bir süre sonra gözümüzden girip beynimize ulaşırlar. Beynimiz adeta hacklenir, bize olmayan sesler duyurulur, olmayan şeyler gösterilir. İşte böyle tuzaklarla karşılaştığınızda, ister bir internet sitesinde, ister bir televizyon programında olsun, orayı terk edin. Çünkü onlar, sizi istedikleri gibi yönetmek için beyninizi ele geçirmeye çalışan kötü niyetli kişilerdir. Beyninizi bir kere ele geçirdiler mi, hipnoz olmuş gibi onların güdümünde hareket eder, farkında olmadan kötülüğün mayası haline gelirsiniz.


Eğer bir kimse emeline ulaşmak için bütün engelleri, yasakları çiğnemeyi meşru görüyorsa, ondan her türlü kötülük sadır olur. Hedefe giden her yolu mübah sayan ilk kişi Kabil'di. O, kendi öz kardeşi Habil'i bile öldürmekten çekinmedi, sonra zina etti, babası Hz. Adem'i terk etti. Bunun sebebi, rivayet olunur ki, şeytanın Hz. Adem'e tükürmesiyle mayasına bozgunculuk bulaşmasıdır. Cebrail (as) o bölgeyi temizlese de, maya bir kere bozulmuştu. İşte Kabil, bu bozuk mayanın tezahürü olarak dünyaya geldi ve tüm kötülüklerin atası oldu. Bugün bir katil varsa onun mayası Kabil'e, bir zalim varsa mayası Firavun'a, bir yalancı varsa mayası münafıklara dayanır.

Ey ahir zaman gençleri! Sizler, mayası bozuk olanların oyunlarına gelmeyin. Onlar, subliminal mesajlarla, göz boyamayla, yalanlarla bu dünyada kargaşa çıkarırlar. Pislikten mikroplar nemalanır. Kötülükten ancak kötü insanlar beslenir. Sizler, Mehdî'nin (as) Yusuf'ları olun. Eğer Kabiller olursanız, bu ahir zamanın bütün günahlarının vebali sizin boynunuza olur.

Allah'a giden yollarda Kur'an'da yedi tane "Ha Mim" geçer. Rabbimiz "Rahmetim gazabımı geçti" buyuruyor. İşte bu kainatın üzerinde yedi rahmet deryası vardır. Dünyada da yedi derya ve bir de iç ısısı gittikçe artan magma vardır. Dünya, bu enerjisini Hak'tan ve hak mayasından alır ve Güneş'in etrafında dönmeye devam eder. İşte mayası bozuk olmayanlar da Hak kapısından ayrılmaz, Peygamberinin eteğine yapışır, onu bırakmaz. Kim Peygamberleri ve kitapları bırakıp başka yol edinirse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. Allah 124000 peygamber göndermiş; ya İsa (as) gibi, ya Musa (as) gibi, ya Muhammed (sav) gibi olacaksın. Bu mayalar ortada iken Kabil'i ve yaptıklarını kendine emel edinenler, dünya saltanatını, kadınları, şehveti, zevk u sefayı tercih edenler, müminlere düşmanlığı seçenler... İşte bunların hepsi şeytanın ve onun yolundan gidenlerin çocuklarıdır.

"Her şey aslına rücu eder" kaidesi gereği, tuz tuza, şeker şekere katılır. Kim tuzu şekerle karıştırırsa buruk bir tat elde eder. Abdest alırken kullanacağımız suyun rengi, kokusu, tadı bozulmamış, saf su olması gerekir. Deniz suyu ile, şerbet ile, asitli bir su ile abdest alınmaz. İşte insanoğlunun da aslına dönmesi, bütün kötü mayalardan kurtulup saf ve berrak bir hale gelmesi gerekir. Su gibi berrak, ne tatlı ne tuzlu, ne yakıcı ne dondurucu, normal bir suyun ılıklığında olmalı. Atalarımız "Su gibi aziz ol" demişler. Suya hürmet etmeyen yoktur. Su, her şeyin fazlasını alır, her şeyi normal haline döndürür, format atar.

Vaazımıza dönersek, en yüce gayemiz, son din olan İslam ve onun peygamberi Muhammed Mustafa'dır (sav). O, insanlığa mayadır. Kim Muhammedî bir maya ile mayalanır, en büyük emeli Allah'ın dinini yeryüzünde hâkim kılmak olursa, işte o kimse bu dinin son temsilcisi olan Mehdî'yi (as) bulur, onun gösterdiği yolda yürür ve Hz. Muhammed'i (sav) ve diğer peygamberleri örnek alır.

Hz. Muhammed (sav), güzel yaşamanın kurallarını sünnetleriyle nakış nakış işlemiştir. Aşk olsun o nakışı örnek alıp hayatını ona göre örenlere. Mayası güzel olanın yoğurdu da, peyniri de ekmeği de güzel olur. Tohumu arı olanın meyvesi de diri olur.

İnsanın emelleri bitmez. Biri bitince hemen diğerine koşar. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: "Her şey yaşlanır, ama emel yaşlanmaz." İnsan ölürken de gayesi bu dünyadan kurtulmak değil, Refîk-i A'lâ'ya (en yüce dosta) kavuşmak olmalıdır. Hz. Muhammed (sav) vefat ederken bunu bizlere işaret etmiştir. Refîk, güzel bir yoldaş demektir. Refîk-i A'lâ ise sizi ahirete götürecek, Hakk'a vasıl edecek en hayırlı yoldaştır. Tıpkı bir çocuğu taşıyıp doğuran iyi bir anne gibi. Ahiret aleminde yeniden doğuş için de iyi bir refike, iyi bir taşıyıcıya ihtiyaç vardır. Son nefeste gayeniz iyi bir anne (Refîk-i A'lâ) olabilmek olmalı. Bir çekirdek, binlerce meyve verecek potansiyele sahiptir ama iyi bir refik (toprak, su, güneş) bulamazsa çürür gider. İşte anne baba olamayan, manevi evlat yetiştiremeyen kimse de böyledir. Yoldaşı olmayan, yoldaş olamaz. Kur'an bizlere salihlerle yoldaş olmayı emrediyor.

Görünen dağın ardında zulüm, sıkıntı olabilir. Seller, taşkınlar varsa, bunların ardında devletlerin başındakilerin koltuk savaşları, saltanat hırsları olabilir. Asıl şeyh, sel gelmeden seli bilendir. Asıl imam, yellenmeden önce namazdan çıkıp namazın kılınan kısmını kurtarandır. Ahir zaman imamı Mehdî (as), mayası sağlam birkaç insanı kurtarmak için uğraşmakta, sel gelmeden haberini vermektedir.

İşte fitne ve fesadı müfsidler çıkarır. Müfsid, sütü bozan mikrop gibidir, iyiyi bozar, ifsat eder. Kasabın kestiği koyuna kurt atmak için etrafında dolaşan sinekten daha zararlı bir mahluk olabilir mi? İşte vatanımıza kurt atmaya çalışanlar da bu bozuk mayalı kimselerdir.

Bundan aylar önceki vaazlarımızda, Hz. İbrahim'in (as) duasını hatırlatmıştık. O, Rabbine şöyle yalvarmıştı: "Rabbimiz! Onlara içlerinden senin ayetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek ve onları her türlü kötülükten arındıracak bir elçi gönder." Bu duada geçen elçi, sadece kitabı değil, kitabın hikmetini (sünneti) de öğretecek ve bir de ölüm köprüsünün ötesine geçecektir. Yani bir kere ölüp dirilen, ölümü tatmış bir elçi. İşte bu elçi, ahir zamanda gelecek olan Mehdî'dir (as). Onu arayıp bulmak, kitabı, hikmeti ve öldükten sonra dirilmenin keyfiyetini öğrenmek demektir. Ankara'yı en iyi tarif edecek olan, Ankara'yı görendir. Öldükten sonra dirilmeyi en iyi tarif edecek olan da ölüp dirilendir.

Rabbim bizleri, Mehdî'yi (as) arayıp bulanlardan, öldükten sonra dirilmeyi hakikat bilip iman edenlerden, görünen dağın ardındaki zulümden ve sel felaketinden kurtulanlardan eylesin.

El-Fatiha!

02.06.2013 Sali

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
(TB, TIB, TBA, TABA-A) Allah'ın Orduları / Taburları

13.06.2013 Perşembe

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

"وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّىٰٓ إِذَا خَرَجُوا۟ مِنْ عِندِكَ قَالُوا۟ لِلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ مَاذَا قَالَ ءَانِفًا ۚ أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ طَبَعَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُمْ"

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve minhüm men yestemiu ileyk(ileyke), hattâ izâ harecû min indike kâlû lillezîne ûtûl ilme mâ zâ kâle ânifâ(ânifen). Ülâikellezîne tabeallâhu alâ kulûbihim vettebeû ehvâehum.
Sadakallahül Azîm. (Muhammed Suresi, 16)

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

Muhterem Müminler,

Geçen haftaki vaazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ancak bazen konuyu daha iyi anlayabilmek için bir adım geriye gidip, oradan ilerlemek gerekir. Tıpkı Arapça'da durak olmayan bir yerde durduğumuzda, bir önceki kelimeyi alıp sonra devam etme kuralı gibi. Bu hafta da, geçen hafta değindiğimiz bir ayetin tercümesiyle ilgili kısa bir açıklama yaparak yolumuza devam edeceğiz.

Okuduğumuz ayetin ikinci cümlesinde geçen "TABEA" kelimesi üzerinde düşünelim. Her kelimenin türediği bir kök vardır. Nasıl ki su (H₂O), iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur; ama bu elementler ayrı ayrıyken yanıcı özellikteyken bir araya gelip suyu oluşturduklarında serinletici bir özelliğe bürünürler. İşte "TABEA" kelimesi de "T-B" kökünden türemiştir. "TI" harfinin esreli okunuşu "TIB"tır. "Tıb" ne demektir? Bildiğiniz gibi tıp ilmi, şifa ilmidir.

Vücudumuzun en önemli cihazı nedir? Göz müdür, kulak mıdır? Hiçbiri. En önemli cihaz kalptir. Kalp çalışmazsa vücudun hiçbir organı işe yaramaz. Peki kalpten daha önemli olan nedir? Kalbin içinde akan kandır. Kan, alyuvarlar, akyuvarlar ve hemoglobinden oluşur. Rabbimiz insanı bir damla kandan yarattığını buyuruyor. İşte o hemoglobin adeta bir berzah gibidir; insanın dünyaya gelişinden ölümüne kadar olan hayatının programı onun içinde yazılıdır. Yani Allah'ın izniyle, insanın kaderi ve karakteri, bu küçük damlanın içinde saklıdır.

İnsanın yediği içtiği şeyler, onun mizacını, karakterini etkiler. Ne ile beslenirse, onun hasletleri üzerinde etkili olur. Helal ve temiz gıdalarla beslenenlerin kalpleri ve huyları da temiz olmaya meyyaldir. Haram ve pis şeylerle beslenenlerin ise karakterleri bozulur. Bu sebeple Müslüman, yediğine içtiğine dikkat eden, helal dairesinde hareket eden kimsedir.

Şimdi asıl konumuza dönersek, "Tıp"ta en önemli organ kalp, ondan da önemlisi kan ve kanın içinde Allah'ın orduları, taburları vardır. İnsan, öyle aziz bir varlık olarak yaratılmıştır ki Yüce Allah, ona ruhundan üflediğini buyurur. İşte bu aziz varlıkta, Allah'ın askerleri, orduları, taburları kanda gezerler. Vücuda giren düşman mikroplar, kandaki akyuvarlar tarafından bertaraf edilir. Onlar olmasaydı, insan mikroplardan kendini koruyamazdı. Öyleyse kan ve akyuvarlar, Allah'ın ordularıdır.

İnsanoğlunun bedeni, kâinatın âdeta bir haritası gibidir. Nasıl ki insan vücudunda her yere ulaşan Allah'ın askerleri varsa, kâinatta da her yere ulaşan Allah'ın orduları vardır. İşte "Tıb" kelimesi, bu mana ile bağlantılıdır. "TI" harfi ve "BE" harfinden oluşur; aradaki hemoglobin ise bu ikisini birleştiren, can veren unsurdur.

Ayette geçen "TABEALLAHU alâ kulûbihim" ifadesi, bazıları tarafından "Allah onların kalplerini mühürledi" şeklinde tercüme edilir. Oysa bu ifade, derin bir manayı daha işaret eder. "Tabea" kelimesi, bir şeyin peşine takılmak, birbirini takip etmek, tabur tabur yürümek anlamındaki "tab" kökünden gelir. Nitekim askerler yürürken "tab tab tab" diye bir ses çıkarırlar. "Tabur" kelimesi de buradan gelir. Kalbin atışı da "tab tab tab"tır. Öyleyse "Tabeallahu alâ kulûbihim" ifadesi, "Allah'ın taburları, orduları onların kalplerinin üzerindedir, kalplerinin içindedir" manasına gelir. Yani Allah'ın kudret askerleri, melekleri, müminlerin kalplerini muhafaza eder, onları manevi düşmanlara karşı korur. Bu, Allah'ın müminlere olan lütuf ve ihsanının bir ifadesidir.

Bu konuyu daha fazla uzatmadan, yolumuza devam edelim.

Bilirsiniz, Hz. Davud'a (as) iki kadın gelmişti. Bir kadının çocuğu ölmüş, o da diğer kadının çocuğunu kendine almıştı. Hz. Davud (as) ilk bakışta çocuğun büyük kadına ait olduğuna hükmetti. Ancak kadınlar durumu Hz. Süleyman'a (as) ilettiklerinde, Hz. Süleyman (as) bir bıçak getirilmesini ve çocuğun ikiye bölünüp yarısını birine yarısını diğerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine asıl anne, çocuğunun kesilmesine razı olmayarak onu diğer kadına bırakmayı teklif etti. İşte bu merhametli tepkiden, asıl annenin hangisi olduğu anlaşıldı. Bu kıssa bize, bir peygamberin dahi içtihatta bulunabileceğini, ancak Allah'ın dilediği kuluna daha isabetli olanı ilham edebileceğini gösterir. Hepimiz beşeriz, hata yapabiliriz. Önemli olan, hatada ısrar etmemek ve doğruyu aramaktır.

Hendek Savaşı'nda da Peygamber Efendimiz (sav), düşmana karşı nasıl bir savunma yapacaklarını ashabına danıştı. Selman-ı Farisi (ra), "Ey Allah'ın Resulü, biz İran'da düşmandan korunmak için hendek kazardık" diyerek bir fikir sundu. Peygamberimiz (sav), bu fikri beğendi ve hemen uygulamaya koydular. Sonuçta, en az kan dökülen savaşlardan biri olan Hendek Savaşı kazanıldı. Demek ki Peygamber dahi olsan, danışmak ve istişare etmek gerekir. Yöneticilerin de halkına danışması, onların fikirlerine değer vermesi, doğruya ulaşmanın en önemli yollarından biridir.

Tıpkı kandaki akyuvarların vücudu koruduğu gibi, bir milletin de onu koruyan orduları, güvenlik güçleri vardır. Onların görevi, milleti iç ve dış düşmanlara karşı korumaktır. Adalet, bu düzenin temelidir.

Sünnetlerden Bir Sünnet: Çocuğa Güzel İsim Koymak

Bu haftaki sünnetimiz, çocuğa güzel isim koymaktır. İsimler, çağrıldıkları anlamı taşır. Bir kimseye "Mustafa" ismini koyduğunuzda, onu her çağıran, farkında olarak veya olmayarak Peygamber Efendimizi (sav) hatırlamış olur. Onu hatırlamak da hayırlara vesile olur. "Abdullah" (Allah'ın kulu) diye çağrılan birini duyan, Yüce Allah'ı hatırlar. "Ali" denildiğinde, Hz. Ali'nin (ra) fazileti akla gelir. İsimlerimiz, bizleri ve çevremizi hayra yönlendiren vesilelerdir. Bu sebeple çocuklarımıza güzel ve anlamlı isimler koymaya özen göstermeliyiz.

Rabbim cümlemize, doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek bir basiret, kalplerimizi manevi hastalıklardan koruyacak bir iman ve ihsan lütfetsin. Bizi, kendi ordularıyla (melekleriyle) desteklediği salih kullarından eylesin. Kalplerimizi daima kendi zikriyle mamur etsin.

El-Fâtiha...

13.06.2013 Perşembe

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Aleni Niyet ve Halis Niyet: Ahfa (En Gizli)

20.06.2013 Perşembe

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

"لَهُۥ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ ٱلثَّرَىٰ وَإِن تَجْهَرْ بِٱلْقَوْلِ فَإِنَّهُۥ يَعْلَمُ ٱلسِّرَّ وَأَخْفَى"

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm.

"Lehû mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahtes serâ. Ve in techer bil kavli fe innehu ya'lemus sırra ve ahfâ."
Sadakallahül Azîm. (Tâhâ Suresi, 6-7)

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

Muhterem Müminler,

Yolculuğumuza başlarken, okuduğumuz ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: Göklerde, yerde, ikisi arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. Sen sözü açıktan söylesen de (O bilir); çünkü O, gizliyi de, en gizliyi (âhfâ) de bilendir.

Bu ayet bize Allah’ın (cc) ilminin sınırsızlığını ve kudretinin her şeyi kuşattığını haber veriyor. O’nun bilgisinden hiçbir şey kaçmaz; açıktan söylediklerimiz gibi, içimizden geçirdiklerimiz ve hatta daha biz onları düşünmeden önceki halleri bile O’nun katında âşikârdır.

Sevgili Peygamberimizin (sav) amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali (ra) bu derin idrak ile ilgili ne güzel söylemiştir: "Ben Rabbimi gözlerimle görmüş olsaydım, yakînim (O'na olan inancım ve bilgim) artmazdı." Bu söz, Hz. Ali'nin ulaştığı marifetullah derecesini ne güzel anlatır. O, Allah'ı görmeksizin O'na öyle bir yakîn ile iman etmiştir ki, görmek bu yakîne bir şey eklemez. Bu, imanda ulaşılabilecek en yüksek mertebelerden biridir.

Bu düşünceler bizi, içinde bulunduğumuz zamanın ve mekânın ötesine, kâinatın düzenine ve bu düzenin ardındaki ilahî hikmetlere götürüyor. Bildiğiniz gibi bugün 20 Haziran, yarın ise 21 Haziran. Bu tarih, yaz gündönümü olarak bilinir. Güneş ışınlarının en dik açıyla geldiği, günlerin kısalmaya başladığı bir dönüm noktasıdır. Mevsimlerin ve gök cisimlerinin bu hareketleri, elbette Yüce Allah’ın koyduğu kanunlar (sünnetullah) çerçevesinde gerçekleşir. Bu hassas dengeler üzerinde düşünmek, Rabbimizin kudretini ve yaratmadaki mükemmeliyetini daha iyi anlamamıza vesile olur.

Dünyamızın Güneş'e olan uzaklığı, yaşamın devamı için hayati öneme sahiptir. Bu dengenin bozulması, tıpkı Güneş'e çok yakın olan Merkür veya bir zamanlar suyu olduğu düşünülen, şimdi ise kavruk bir görünüme sahip Mars gibi olmamıza yol açabilir. Bu, Rabbimizin kudretiyle koruduğu hassas bir terazidir. İnsanoğlu olarak bizim görevimiz, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak değil, bu ilahî dengeye saygı duymak ve onu korumaktır. Nitekim Tâhâ Suresi'ndeki ayet, her şeyin Allah'a ait olduğunu ve O'nun her şeyi kuşattığını bildirerek, bizlere tevazu ve itaati öğütler.

Hz. Ali'nin (ra) makamı, İslam'daki yüceliğin ve Peygamber Efendimize (sav) olan yakınlığın sembolüdür. O'na ve O'nun soyundan gelen salih kimselere duyulan saygı ve sevgi, bizim inancımızın bir parçasıdır. Onların rehberliğinden ayrılmak, ilahî rahmetten uzaklaşmak gibidir. Tıpkı dünyanın Güneş'e gereğinden fazla yaklaşmasıyla yanıp kavrulması gibi, manevi rehberlerden uzaklaşmak da ruhumuzu kurutur, bizi manevi bir çoraklığa sürükler.

"De ki: Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim bir akar su getirebilir?" (Mülk Suresi, 30). Bu ayet, dünyevi ve uhrevi tüm nimetlerin kaynağının Allah olduğunu hatırlatır. Suyumuz kesildiğinde, toprağımız kuruduğunda, ruhumuz susadığında bunları geri getirecek tek kudret sahibi O'dur. O halde, O'nun emir ve yasaklarına ne kadar bağlıyız? Verdiği nimetlere şükrediyor muyuz?

Rabbimiz, rahmetiyle olduğu kadar, azabıyla da kudret sahibidir. O, her şeyi zıtlarıyla yaratmıştır. Geceyi yarattığı gibi gündüzü, sıcağı yarattığı gibi soğuğu, hayatı yarattığı gibi ölümü de yaratmıştır. Faydalı şeyleri yarattığı gibi, zararlı şeyleri de yaratmış; nimetlerine şükredenleri mükâfatlandıracağını, nankörlük edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir. O, Rahmân ve Rahîm olduğu gibi, Azîz ve Cebbâr'dır da.

Her şeyin görünen fiziki sebepleri olduğu gibi, görünmeyen manevi sebepleri de vardır. Bir çocuğun dünyaya gelmesi için anne-baba gerektiğini biliriz. Oysa Allah (cc), Hz. Adem'i (as) ne bir anneden ne de bir babadan yarattı. Hz. İsa'yı (as) ise babasız olarak dünyaya getirdi. Demek ki, Yüce Yaratıcı dilediği zaman sebepleri ortadan kaldırarak da dilediğini yaratmaya kadirdir. Günümüzde bilim insanlarının klonlama gibi yöntemler bulması da, aslında Allah'ın yaratma kanunlarını keşfetmekten ibarettir. Onlar yeni bir şey yaratmazlar, sadece Allah'ın koyduğu kusursuz modeli (DNA'yı) taklit ederler. İşte bu da gösteriyor ki, her şey gibi sebepler de Allah'a muhtaçtır. O, sebep-sonuç ilişkisinin de tek yaratıcısıdır.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde, "Cennet ehli yüz yirmi saf olur, bunun seksen safı benim ümmetimdendir." buyurmuşlardır. Bu, ümmetinin faziletini ve çokluğunu gösterir. Ancak dünyada iyiler kadar kötüler de var olmaya devam edecektir. Bu bir imtihandır. Önemli olan, hangi tarafta yer almayı seçtiğimizdir.

Değerli Kardeşlerim,

Bütün ibadetlerimizin, hayırlı işlerimizin Allah katında kabulü, üç temel şarta bağlıdır:

    Tövbe: Tıpkı bir meyveyi yemeden önce yıkamamız gerektiği gibi, günahlarımızdan arınmak için de tövbe etmeliyiz.

    Kalp Temizliği: Ceviz gibi kabuklu bir meyvenin içine ulaşmak için kabuğunu kırmamız gerektiği gibi, kalbimizi de kötü duygu ve düşüncelerden (kibir, haset, kin) temizlemeliyiz.

    İhlas (Halis Niyet): Bir meyvenin özünde, kendi cinsine ait sağlam bir çekirdek olması gerektiği gibi, yaptığımız her işte de sadece Allah rızasını gözetmek, yani halis bir niyet (Ahfâ boyutunda bile Allah'ın bildiği temiz bir niyet) taşımak zorundayız.

Niyet, amelin ruhudur. "Aleni niyet" dediğimiz, dışa vurduğumuz niyetimiz neyse, iç dünyamız da onu yansıtır. Kişi nasıl bir niyet taşıyorsa, hayatı ona göre şekillenir. Tohumu bozuk olan bir ağaç nasıl çürük meyve verirse, niyeti bozuk olan bir insan da kendine ve çevresine fesattan başka bir şey getirmez. Bu sebeple, en gizli düşüncelerimizi dahi bilen Yüce Allah'a karşı niyetlerimizi daima halis, saf ve temiz tutmaya gayret etmeliyiz.

Rabbimiz cümlemize, dünyada ve ahirette doğru niyetler üzere yaşamayı, söz dinleyen kullarından olmayı, Hz. Muhammed'e (sav) ve O'nun ehl-i beytine layıkıyla tâbi olmayı, güzel ve kalıcı işler yapmayı nasip eylesin. Bizi, niyeti bozukların şerrinden korusun.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.

El-Fâtiha...

20.06.2013 Perşembe

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Nefs-i Hayvani, Ruh-ı Hayvani ve Meleklik Vasfı

29.06.2013 Cumartesi

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِنَّمَا ٱلْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا۟ ٱلْمَسْجِدَ ٱلْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَٰذَا ۚ وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ ٱللَّهُ مِن فَضْلِهِۦٓ إِن شَآءَ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

Meali: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 28. Ayet)

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âlihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve ehli beytihî ve ashâbihî ve etbâihî aleyhim ecmaîn.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle insanın manevi yolculuğundaki üç önemli makamı konuşacağız: Nefs-i hayvani, ruh-ı hayvani ve meleklik vasfı. Bu üç mertebe, insanın yaratılışındaki potansiyeli ve ulaşabileceği en yüksek dereceleri anlamamız için bir anahtar niteliğindedir.

İnsanoğlu, dünya hayatında bir terakki, yani yükseliş yolculuğundadır. Bu yolculuğun ilk basamağında yediğimiz, içtiğimiz şeylerle ilgili olan nefs-i hayvani vardır. Bir yemeğin lezzetli olduğunu ifade ederken "nefis yemek" deriz ya, işte bu, nefs-i hayvaninin tecellisidir. Yeme, içme, giyinme, barınma gibi temel ihtiyaçlarımız ve bunlardan aldığımız hazlar, bu mertebenin konusudur.

Bunun üzerindeki basamak ise ruh-ı hayvanidir. Bu, hayvanlarda gördüğümüz ahlaki özelliklerin insandaki yansımasıdır. Köpeğin sadakati, atın asaleti, arının çalışkanlığı, aslanın cesareti... Bunlar, ruh-ı hayvaninin güzel tecellileridir. İnsan, bu ahlaklarla ahlaklanarak ruhunu yükseltebilir. Mesela, sadakatte köpeğin en üstün meziyetine, yani dostunu canı pahasına koruyan, ondan bir an bile ayrılmak istemeyen "kıtmir" mertebesine ulaşan bir kimse, güzel bir ahlaka sahip olmuş demektir. Ancak burada durmamalı, daha da yükselerek insan olmanın gereğini yerine getirmelidir.

Peki, nefs-i hayvaninin alt basamaklarında sıkışıp kalmış insan nasıldır? Böyle bir kimse, sürekli olarak nefsinin arzularının peşinde koşar. Yediği tatlılar ona galip gelmişse, çabuk öfkelenir, hemen celallenir. Eğer tuzlu, ekşi şeylerden tatmin oluyorsa, bu sefer tabiatı sert, kırıcı, kesici bir hal alır. Cinsel arzuları baskınsa, nefs-i şehavaninin esiri olur. İçki, kumar, sigara gibi kötü alışkanlıklar da yine nefsani arzuların galip geldiğinin göstergesidir.

İşte bu kimseler, nefs-i hayvaniyete tabi olanlardır. Onlar, yemek, içmek, altın, gümüş, inci gibi dünya süslerine aşırı düşkündürler. Bu kimseler, ne zaman ki bu nefsani arzularına gem vurmayı öğrenirler, altın sevgisini kalplerinden söküp atarlar, yemek sevgisini dizginlerler, işte o zaman ruh-ı hayvaniye ilhak olmaya, yani hayvanların güzel ahlakına ulaşmaya başlarlar. Hayvanlar, yaşamak için yer, yaşamak için barınır. İnsan da bu ahlaka ulaştığında, yemeyi içmeyi sadece yaşamak için yapar hale gelir. Artık o, nefs-i hayvani ruhuna sahip bir beden haline gelmiştir.

Ruh-ı hayvani sahibi bir kimse, ahlakına bakarak kendi cibilliyetini anlayabilir. Aslan gibi parçalıyor mu, kuzu gibi meliyor mu, keçi gibi inat mı ediyor, tilki gibi kurnazlık mı yapıyor? İşte bu ahlaklarla ahlaklanan kişi, kendi içindeki ruh-ı hayvaninin hangisi olduğunu bilebilir. Mesela, huyu kurnazlık ve kandırmak olan bir kimse, ne zaman ki bu huylarını terk edip insanlara yardımcı olmaya başlar, işte o zaman ruh-ı hayvanisi yükselir ve insanlık sıfatını giymeye başlar.

İnsan olma mertebesine ulaşan kimse, vaazdan, nasihatten anlamaya, salih kulların sohbetinden hoşlanmaya başlar. İşte bu noktada çok önemli bir hadis-i şerifi hatırlamalıyız: "Bir topluluk Allah'ı anmak için bir araya gelirse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve üzerlerine sekînet iner. Allah da onları kendi katındakilere över." (Müslim, Zikir, 39)

Kırk kişi bir araya gelip de sohbetleri Allah sohbeti olursa, o meclise melekler iner, etraflarını çevirir ve o meclistekilere dua ederler. Allah meleklerine sorar: "Bu kullarım ne istiyor?" Melekler: "Cehenneminden korkup cennetini istiyorlar, ya Rabbi!" derler. Bunun üzerine Cenab-ı Mevla: "Peki, onlar cehennemi görmüşler mi?" "Hayır, ya Rabbi!" "Peki, cenneti görmüşler mi ki onu istiyorlar?" "Hayır, ya Rabbi!" derler. Ve Allah Teala, onları cehenneminden azat ettiğini ve cennetine koymalarını emreder. İşte böylece o kimseler meleklik vasfına yükselir, cennetlik olurlar.

Ancak unutmayalım ki, nefs-i hayvani ve ruh-ı hayvani her zaman fırsat kollar. Onlar, insanı tekrar aşağı çekmek, arzularının esiri yapmak için sürekli pusudadır. İşte bu yüzden manevi yükselişin, yani terakkinin en kestirme yolu, nefsani arzulara gem vurabilmektir. İster para, altın, gümüş olsun; ister kadın, erkek olsun; ister sigara, içki olsun; ister yemek, içmek veya giymek olsun... Bunların hepsi geçici arzulardır. Giydin, arzun bitti. Yedin, doydun, arzun bitti. Bir kadın veya erkekle birlikte oldun, bitti. Ardından hemen yenisini aramaya başlarsın. Evim olsun dersin, olur; bu sefer arabam olsun dersin, olur; sonra uçağım olsun dersin. Yani arzu, arzu, arzu...

Tıpkı cinsel arzunun en fazla on dakikada sönüp bitmesi gibi, dünyevi arzular da elde edildiği an tadını kaybeder. Elde edinceye kadardır heves. Sigara içesin gelir, yakarsın bir sigara, biter, hevesin söner. Nefis, elde ettiği şeye bir süre susar, sonra yeni bir arzuyla tekrar uyanır.

Aziz Müminler,

Şimdi gelelim işin en güzel tarafına. Melekler, sohbetten öyle bir tat alırlar ki, bu tıpkı bizim yemekten, içmekten aldığımız hazza benzer. Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte, cennette hurilerle bir anlık sohbetin tadının bile dünyevi lezzetlerin üzerinde olduğunu bildirmiştir. Bir düşünün, hurilerle her gün sohbet ettiğinizi, uzun uzun konuştuğunuzu... Cennet nimetlerinin en lezzetlisi işte budur.

İşte insanlar da salihlerle arkadaş olduklarında, onların sohbet meclislerinde bulunduklarında ve o meclislere melekler de geldiğinde, alimlerin sohbetinden tat almaya başlarlar. Bu tat, onlara hurilerle sohbet etme lezzetini yaşatır. Bu tadı alan bir kimse, sohbet meclislerini arar durur.

Bu haftaki sünnetimiz, mümin kardeşine dua etmek, hayır dua etmektir. Atalarımız ne güzel söylemiş: "Kalp kalbe karşıdır." Bir kimsenin aklına bir dostu, bir ahbabı geldiyse, hemen ona dua etsin. Bilsin ki, o an o ahbabının da aklına o kimse gelmiştir. Müminin mümine duası makbuldür. Eğer bir kimsenin aklına kötü kimseler geliyorsa, bilsin ki o kötü kimse ona bir kötülük peşindedir. Çünkü onun aklında da sen olduğun için, senin aklına da o gelmiştir.

Şimdi de önemli bir konuya değinelim: Bid'at. Bid'at, dinde aslı olmayan, sonradan ortaya çıkarılan şeylerdir. Bunu bir örnekle açıklayalım: Yumurta kaynatıp üzerine tuz ekmek güzeldir, lezzet katar. Hatta karabiber de eklerseniz enfes olur. Ama ne tuz ne de karabiber yumurtanın aslından değildir. Yumurtayı yumurta tadında yemek için, yan lezzetleri kesince, tuzu biberi eklemeyince yumurtanın gerçek olup olmadığı anlaşılır. Yok eğer yumurtaya tuz biber eklerseniz, o yumurta sahte bile olsa siz onu lezzetle yersiniz ve gerçeğini anlamazsınız.

İşte dinde olmayan şeyler de böyledir. Her ne kadar tuz biber gibi dini tatlandırsalar da eğer dinden değillerse bid'attırlar. Örneğin, tesbih namazı diye bir namaz sonradan çıkmıştır. Cebrail (a.s.)'ın Peygamberimize böyle bir namaz tarif ettiğine dair sahih bir hadis yoktur. Namazı tarif eden Cebrail'dir ama tesbih namazı diye bir rivayet yoktur. Bütün din hükümleri ayet ayet indiyse ve bütün ibadetler Cebrail'den öğrenildiyse, bu bid'ati dinimize sokan kimdir? "Ömründe bir kere kıl" diye bir şey uydurmuşlar, kandil gecelerinde yapacak bir şey bulamayıp böyle bir bid'at icat etmişler. Ey mümin, uyanık ol, yumurtanı oynatma böyle bid'atçilere!

Peki, mevlit okutmak bid'at midir? Mevlit, Peygamberimizin doğduğu gece olan Mevlit Kandili'nde okunursa bid'at olmaz, çünkü o gece onun doğumunu anmak sünnettir. Ama her kandilde okunması bid'attir. Çünkü Peygamberimiz sadece Rebiülevvel ayının 12. gecesi gelince doğum gününde olan hadiseleri anlatır, yâd ederdi. Bu yüzden mevlit, sadece Mevlit Kandili'nde okunmalıdır. Berat Gecesi'nde Peygamber'in doğumundan bahsetmek, cenazede düğün marşı çalmak gibi bir şeydir. Böyle ahmaklık olur mu hiç? Ramazan Bayramı'nda kurban keselim, Kurban Bayramı'nda şeker dağıtalım gibi bir şey bu.

Din, saftır ve temizdir. Ona pislik ve necaset bulaştırmayın. Başta okuduğumuz ayette Rabbimiz, müşriklerin pislik (necis) olduğunu ve Mescid-i Haram'a yaklaşmamaları gerektiğini buyuruyor. Dikkat edin, "kâfirler" değil, "müşrikler" buyuruyor. Yani Allah'a ortak koşanlar, Allah'tan başka şeylere tapanlar... Kimin Allah'ı para olmuş, kimin Allah'ı kadın olmuş, kimin Allah'ı makam olmuş, kimin Allah'ı yemek içmek olmuş, araba olmuş, ev villa olmuş... Bakınca adamın neye taptığı belli olur.

İşte asıl necaset, pislik budur: Kalplere putlaşan dünya sevgisi. Rabbimiz, bizleri bu tür gizli şirklerden ve bid'atlerden muhafaza eylesin. Dinimizi saf ve temiz haliyle yaşamayı ve yaşatmayı nasip etsin.

Zamanın imamı Mehdidir. Onun sohbetine, namazına sonradan yetişen ve onu tanıyan kimse, Mehdiyi bulduğu andan önceki bütün eksikliklerini tek başına tamamlamaya çalışmalıdır. Eğer bu, grup halinde yapılır ve o grupta kırk kişi olursa, o meclise melekler de katılır. Böyle bir meclisteki sohbetin tadı, diğer sohbetlere olan iştiyakı artırır. "Kişi, sevdiğiyle beraberdir" sırrınca, meleklerle oturup kalkanlar melek ahlakına yükselirler.

Ancak bu, artık günah işlemez olduk anlamına gelmez. Bilakis, bundan sonra yol daha da zordur. Çünkü nefs-i hayvani ve ruh-ı hayvani, kişiye düşman kesilir ve onu sürekli aşağı çekmeye çalışır. Mücadele işte asıl bundan sonra başlar.

Rabbim, insanlığımızı ve insanlığınızı artırsın. Bizi, nefsinin esiri olmaktan korusun. Salihlerle sohbeti, meleklerle arkadaşlığı nasip etsin. Âmin.

El-Fâtiha bi-hurmeti's-salat.

Başağaçlı Raşit Tunca
29.06.2013 Cumartesi
Bedende Kalp, Kainatta Kabe Gibidir; Kabe de Dünyadaki Anne Gibidir

07.07.2013 Pazar

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قَدْ نَرَىٰ تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِى ٱلسَّمَآءِ ۖ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَىٰهَا ۚ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ ٱلْمَسْجِدِ ٱلْحَرَامِ ۚ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّوا۟ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۥ ۗ وَإِنَّ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ ۗ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

Meali: "Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (haber alma ve beklenti içinde olduğunu) görüyoruz. Artık seni mutlaka hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü o yöne çevirin. Şüphe yok ki, kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onların yapmakta olduklarından habersiz değildir." (Bakara Suresi, 144. Ayet)

Allahümme salli ala Muhammedin ve âli Muhammed.
Allahümme salli ala sahibi'l-kıbleteyn ve âli sahibi'l-kıbleteyn.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle çok katmanlı, derin bir yolculuğa çıkacağız. Yolculuğumuz iki mübarek mescitten geçecek: Biri Kâbe, diğeri Mescid-i Aksa. Yolumuzun haritası ise Bakara Suresi'nin 144. ayetinde gizlidir; kıblenin dönüşü, yönün değişmesi... Bu sadece taştan bir binaya dönmek değil, varlığımızın özüne, yaratılışımızın sırrına yönelmektir.

Rabbimiz Kâbe için "ilk ev" buyuruyor. Peki, bu "ilk ev" neyin nüvesidir? İnsanın yaratılış yolculuğunda da bir "ilk ev" vardır. Tıpkı Kâbe'nin Mekke'de, o zaman bilinen adıyla "Bekke"de inşa edilmesi gibi... Bekke kelimesi, derin bir sırrı barındırır. Bu, aynı zamanda insanın yaratılışının başlangıç noktası olan "berzah"ı, yani ruhlar âlemi ile dünya âlemi arasındaki eşiği de hatırlatır.

Düşünün ki, her birimiz bir yolcuyuz. Yolculuğumuz, "be" harfiyle, yani noktayla, tohumla başlar. İnsanın özü, bir noktacık olarak kuyruk sokumundan çıkıp, erkekteki özle buluşana kadar süren bir yolculuktur bu. Bu yolculuk, sadece biyolojik bir süreç değil; aynı zamanda "seyr-i süluk" dediğimiz manevi bir olgunlaşma yolculuğunun ta kendisidir.

Her bir hücrenin, her bir zerrenin bir yönü, bir kıblesi vardır. Yediğimiz bir lokma besmele ile ağzımıza girer, mideye, bağırsaklara uğrar, kana karışır. Kan, onu kalbe getirir. Kalp, onun saflığına, temizliğine bakar. Eğer temizse beyne yükselir. Orada akıl ve idrak süzgecinden geçer. Sonra tekrar aşağı iner, omuriliğe, iliklere karışır. İşte asıl yolculuk buradan sonra başlar. Eğer bu öz, saf ve temiz bir su gibi ise, erkek bedeninde iliklerden süzülür, kuyruk sokumuna gelir ve oradan da en son durağı olan husyeye ulaşır. Orada, kendisi gibi yüz yirmi dört bin kardeşiyle buluşur, tanışır ve onlarla bir bütün olur. İşte bu, insanın özüdür, mayasıdır, tohumudur.

Bu tohum, eğer bir insan olmaya namzetse, beklemeye başlar. Gideceği anneyi, asıl yuvasını bekler. Ta ki, o büyük aşk ateşi, o sevgi iklimi onu ısıtana kadar. İşte o ateş, ona yakıt olur ve onu anneye doğru çeker. Bu çekim gücüyle, tıpkı bir devenin iğne deliğinden geçmesi gibi zorlu bir yoldan geçerek yumurtaya ulaşır. Bu yolculuk, insanın dünyaya gelişinin, Allah'ın kudretinin ve rahmetinin en büyük delilidir.

İşte bu yolculukta "kıble", insanın kendine döndüğü yöndür. Müslümanlar için kıble Kâbe'dir. Peki, Kâbe nedir? Kâbe, kainatın haritasının insan bedenindeki tecellisidir. Nasıl ki Kâbe göğsümüzde, kalbimizin sol yanında ise, bizler de kainatın göğüs kafesi sayılan bir bölgesinde, Kâbe'nin bulunduğu gezegende yaşıyoruz. Yönümüzü Kâbe'ye dönmek, aslında kendi kalbimize, kendi özümüze, yaratılışımızın ilk evine yönelmektir.

Kâbe'yi bulan, ilk evini bulan kişi için artık yeni bir yolculuk başlar. Artık yön değiştirme, kıbleyi yeniden tayin etme zamanı gelmiştir. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e önce Mescid-i Aksa'ya, sonra Kâbe'ye dönmesi emredildiyse, insanın manevi yolculuğunda da kıbleler değişir. Zira "Cennet annelerin ayakları altındadır." Kâbe'yi bulan ruh, şimdi dünyadaki annesini aramaya başlar. Çünkü anne, dünyada Kâbe ne ise, insan tohumu için odur. İşte o zaman yön, dünyadaki anneye, yani rahme doğru olur.

Aziz Müminler,

Yolculuğumuz anne rahmiyle bitmez. Gerçek anne bulunup rahme ulaşınca, bu sefer kıble yeniden değişir. Artık istikamet, Hakk'a doğru yolculuk eden Muhammedî yolun, yani Mescid-i Nebevi'nin olduğu yöndür. Bu, hac yolculuğudur. Kimimiz önce Kâbe'ye gider, sonra Medine'ye; kimimiz ise önce Medine'ye, sonra Kâbe'ye. Bu tercihler, ruhun yolculuğundaki farklı makamları simgeler. Önce Medine'ye giden, henüz annesine varmamış, Peygamber'den sonra annesini bulacak olan gibidir. Önce Kâbe'ye gidip haccını yapan, artık anneden dünyaya doğma yolculuğuna başlamış gibidir ve onun yolu, Peygamber'in sünnetine sımsıkı sarılmaktır.

Namazda secde ayeti okunduğunda yapılan tilavet secdesi de bu yolculuğun bir simgesidir. İki niyetli bir ibadettir bu. Bir yandan namazın niyeti, bir yandan tilavet secdesinin niyeti... Niyetsiz hiçbir amel sahih olmaz. "Ameller niyetlere göredir." İşte bu niyet ve yön değişimleri, insanın hayatındaki dönüm noktalarını, tevbesini, yeniden doğuşunu temsil eder. Tıpkı Peygamberimiz'in namaz içinde 180 derece dönerek hem Mescid-i Aksa'ya hem de Kâbe'ye yönelmesi gibi, bizim de hayatımızda iki kıbleli anlarımız olabilir. Kimimizin kalbi sağdadır, tıpkı Meryem Ana gibi... Kimimizin ise iki kalbi vardır. İşte o zaman "Doğu da Allah'ındır batı da; nereye dönerseniz Allah'ın yüzü işte oradadır." (Bakara, 115) ayetinin sırrı tecelli eder.

İşte dünyaya gelen her insan, bu kutlu ve zorlu köprülerden geçmiştir. Her insan, yeryüzünde Allah'ın halifesi olmaya namzettir. Bu yüzdendir ki, bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Çünkü her insan, kainatın küçük bir haritası, kendi kıblesi ve yönü olan bir âlemdir.

Peki, bu yolculuğu anlamayanlar, kıblesini şaşıranlar ne yapar? İşte onlar, insanlığı bölmeye, ayırmaya kalkar. "Bu Müslüman, bu Hristiyan, bu Yahudi" diyerek ayrımcılık yaparlar. Halbuki hepimiz insanız. Allah hepimize yol göstermiş, dünyaya gelmemizi sağlamıştır. İnsan, iman ettiği ve insanlık onurunu koruduğu sürece azizdir. Yolunu kaybettiğinde ise zelil olur.

Büyük mütefekkir Yunus Emre ne güzel söylemiş:
"Şeriat tarikat yoldur varana, Hakikat marifet ondan içeru."

Şeriat, sadece namaz, oruç, zekât değildir. Şeriat, insanca yaşamanın bütün kurallarıdır. Kırmızı ışıkta durmak da şeriattır, alkollü araç kullanmamak da... Bunların hepsi, insanın ve toplumun huzuru için konulmuş ilahi ve insani kurallardır. Bunu anlamayanlar, dinin sadece kabuğunda takılıp kalır, özüne inemezler. Ellerine palayı, tahrayı alıp insan dövmeye kalkarlar. Oysa zorla, baskıyla güzellik olmaz. Zorbalıkla insanlar Müslüman yapılmaz. İslam, insan olma sanatıdır.

Allah Teala, insana irade vermiş, seçme hakkı tanımıştır. İyi ile kötüyü ayırt edebilmesi için ona akıl ve vicdan vermiştir. Mecburiyet olsaydı, hiç kimse kâfir, zalim, katil olmazdı. O zaman biz insan değil, melek olurduk. Ama biz insanız ve tercihlerimizle, irademizle varız. İçki içmek isteyenin meyhaneye, namaz kılmak isteyenin camiye gitmesi gibi... Tercih meselesidir. Bu tercih hakkını elimizden almaya kalkanlar, işte asıl zalimler onlardır. Dünyayı zorbaların eline bırakmamalıyız. Zira zorbalar, tıpkı Firavun gibi, ya kendilerine inanmamızı ya da zindanları, sürgünleri boylamamızı isterler.

Allah'ın bize verdiği bu seçme hakkını, bu iradeyi, iyi ve güzel olanı seçmek için kullanalım. Yolumuzu, kıblemizi, yönümüzü şaşırmayalım. İlk evimiz olan kalbimizi bulalım. Kalbimizi bulunca, dünyadaki annemize, yani merhametin kaynağına yönelelim. Annemizi bulunca, onun bize öğrettiği gibi, Muhammedî yola, yani sünnete sımsıkı sarılalım. Sünnet bizi Kur'an'a, Kur'an ise bizi Hakk'a ulaştırsın.

Rabbimiz, bizleri nimetlendirdiklerinin yoluna iletsin. Gazaba uğrayanların ve sapkınların yolundan uzak etsin.

Gelmekte olan Ramazan-ı Şerif'iniz hayırlı ve mübarek olsun. Bizleri bu mübarek ayda, kendi özümüze, kalbimize ve Rabbimize yaklaşanlardan eylesin.

Âmin.

El-Fâtiha bi-hurmeti's-salat.

07.07.2013 Pazar

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Padişah Olsan, Hak Kapısından Boynunu Eğerek Geçeceksin

Tarih: 07.07.2013 Pazar

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ ٱسْكُنُوا۟ هَٰذِهِ ٱلْقَرْيَةَ وَكُلُوا۟ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا۟ حِطَّةٌ وَٱدْخُلُوا۟ ٱلْبَابَ سُجَّدًا نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيٓـَٰٔتِكُمْ ۚ سَنَزِيدُ ٱلْمُحْسِنِينَ

Ve iz kîle lehumuskunû hâzihil karyete ve kulû minhâ haysu şi’tum ve kûlû hıttatun vedhulûl bâbe succeden nagfir lekum hatîâtikum, senezîdul muhsinîn.

Âyetin Meali: "O zaman onlara denilmişti ki: 'Şu memlekete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'Hıtta (Ya Rabbi, bizi affet)' deyin. Kentin kapısından eğilerek, tevazu ile girin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere daha da fazlasını vereceğiz.'" (Araf Suresi, 161. Ayet)

Sadakallahülazîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ hâdiye'l mudillîn, ve yâ rahîme'l muznibîn. Ve sallû alâ muhammedin raûfin rahîm, ve şefîi'l ümmeti ve habîbi rabbi'l âlemîn.

Aziz Müminler,

Yolculuğumuza, bir kapıdan girmenin adabını anlatan bu ilahi düstur ile başlıyoruz. Geçen haftalarda ilk evi, yani insanın babaya yolculuğunu anlatmış, ilk kıblenin baba kalbi olduğunu ifade etmiştik. Bu hafta ise, dünyaya geliş kapısından, annenin rahminden ve bu yolculuktaki edep ve tevazudan bahsedeceğiz. Zira insan, Hazreti Adem hariç, hep bir anneden dünyaya gelmiştir.

Tevazu Kapısı

Âyet-i kerimede bizlere, beldeye girerken eğilerek, tevazu ile girmemiz emrediliyor. Bu sadece fiziksel bir eğiliş değil, aynı zamanda Rabbimize karşı kulluğumuzun, acziyetimizin bir itirafıdır. Osmanlı atalarımız bu edebi o kadar güzel anlamışlardır ki, hümayun odalarının kapılarını bu ayete mazhar olacak şekilde, insan boyundan kısa yapmışlardır. Padişah da o kapıdan girer, huzura giren de. Herkes o kapıdan girerken boynunu eğer, tevazu gösterir. İşte bu, Allah'ın huzuruna varışın, O'nun koyduğu kurallara teslimiyetin sembolüdür.

Ana Rahmi ve Dünyaya Geliş

İnsanın dünyaya geliş yolculuğu da derin manalar taşır. Anne karnında tamamlanan bir bebek, dünyaya gelmek için yönünü değiştirir. Bu, üçüncü kıble değiştirişidir. Artık onun kıblesi dünyadır ve başını aşağı eğerek, adeta bu ayetteki emre uyarak, tevazu ile doğmayı bekler. Normal doğumda bebeğin geliş şekli, işte bu ilahi düzene, bu tevazuya uygun olandır.

Dilbilgisinden Hayata: Düzenli ve Düzensiz Fiiller

Bazı bebeklerin doğum pozisyonu farklı olabilir. Ters gelen, ayakları ile gelmek isteyen bebekler de vardır. Tıpta bu, zor bir doğumdur ve müdahale gerektirir. Biz buradan hareketle, hayatın her alanında bir düzen olduğunu görebiliriz.

Dil bilgisinde düzenli ve düzensiz fiiller vardır. Almanca'da "fahren" (sürmek) fiili, "fuhr" olurken, İngilizce'de "go" (gitmek) fiili "went" olur. Bunun kuralını tam olarak açıklamak zordur ama dilde öylece yer eder. İşte hayata gelişimiz de böyledir. Her insanın bir istidadı, bir cibilliyeti vardır. Kimi düzenli, kural tanır bir yapıda gelir, kimi ise daha farklı, daha "düzensiz" bir potansiyele sahiptir. Önemli olan, sonradan doğru yolu, doğru istikameti bulmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize her işte doğru olanı, sünnet olanı göstererek, nasıl düzenli bir hayat süreceğimizi öğretmiştir. Sağdan yemek, sağdan giymek, mescide sağ ayakla girip sol ayakla çıkmak, eve girerken sağ ayakla girip çıkarken de adabı gözetmek... Tüm bunlar bizim hayatımızı düzene koyan, bize istikamet veren güzel örneklerdir.

Sünnet ve Hikmeti

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Allah'ın en sevgili kulları, Allah'ı kullara sevdiren ve kulları da Allah'a sevdiren kimselerdir." İşte sünnet, tam da budur. Allah'ı sevmenin ve O'na sevdirmenin yoludur.

Bu güzel dinin içinde yer alan sünnet-i seniyyelerden biri de erkek çocuklarının sünnet edilmesidir. Bu, Hazreti İbrahim'den beri gelen bir sünnettir. Müstehab olanı, çocuğun buluğ çağına ermeden yapılmasıdır. Vacib olan vakti ise, buluğ çağına girdiği zamandır. Bir kimse Müslüman olduğunda da sünnet olması gerekir. Bu, hem bedeni bir temizlik hem de İbrahim (a.s.)'ın milletine uyma nişanesidir.

Tevazu ve Yıkılmazlık İddiası

Kıymetli Müminler!

Unutmayalım ki, bu dünyaya gelişimiz başımızı eğerek, tevazu ile olmuştur. Topraktan geldik, yine toprağa döneceğiz. Öyleyse bu dünyada ebedi kalacakmış gibi bir kibire kapılmak, yıkılmayacağını, ölmeyeceğini zannetmek ne büyük bir gaflettir.

Kim olursan ol, padişah da olsan, Hak kapısından geçerken boynunu eğeceksin. O kapıya geldiğinde tevazu göstermeyen, başını dik tutmak isteyen, ölüme ve yok oluşa direnenler, işte onlar en büyük yanılgı içindedirler. Azrail (a.s.) gelip boynuna kancayı taktığında, "Gitme, ben buradayım, direneceğim" demenin bir anlamı yoktur. Herkes bir gün o iktidardan, o dünya makamından ayrılacaktır.

İslam'ı Yaşamak ve Paylaşmak

İslam'ı gereği gibi anlamayan bir kimse, paylaşmayı, zekatı, fitreyi, kurbanı bilmez. Malını, mülkünü Allah rızası için harcamaktan kaçınır. Oysa İslam, paylaşma dinidir. Cömertlik, imanın nişanesidir. Bir kimsenin ne kadar Müslüman olduğu, başkasının malından değil, kendi kesesinden verdiğiyle, kendi öz malını Allah yolunda infak etmesiyle ölçülür.

Hazreti Ömer (r.a.)'in giydiği cübbenin hesabının sorulduğu o gün gelmeden, bugün sahip olduğumuz her nimetin, her makamın, her servetin hesabını bir düşünelim. Koruma orduları, makam arabaları, yatlar, katlar... Bunların hesabı sorulmayacak mı? "Baban mı bıraktı?" denilerek hesaba çekilmeyecek miyiz? Beytü'l-mal dediğimiz, tüm Müslümanların ortak malı olan hazineden yiyip semirirken, bir gün bu malların elimizden çıkacağı korkusuyla başkalarına saldırmanın âlemi var mı?

Giriş Kapısının Edebi

Musa (a.s.) ümmetine, şehir kapısından eğilerek girmeleri emredilmişti. Bu, aslında tüm insanlık için bir edep dersidir. Evlerimizin kapılarını yaparken bile bu tevazuyu hatırlamalıyız. Kapılar, insanın başını eğerek gireceği kadar olmalıdır ki her girişte, yüce bir huzura durduğumuzu, Hak kapısında kul olduğumuzu unutmayalım.

Sonuç ve Dua

Aziz kardeşlerim!
Rabbimiz bizlere, önce takva sahibi olup ana babamıza iyi davranmayı, böylece ilk evimiz olan ailemizi bulmayı nasip eylesin. Sonra kıblemizi değiştirip Rabbimize yönelmeyi, O'nun rızasına uygun bir meslek ve hayat yolu seçmeyi nasip eylesin. Hayatımızı sünnet yolu ile düzenleyip, düzenli birer kul olmayı nasip eylesin. Tevazu kapısından girenlerden ve o kapıdan yine sünnete ve adaba uygun bir şekilde çıkanlardan eylesin bizi.

Rabbim, bu dünyada iken gözümüzü açıp ileriyi görenlerden, varacağımız Hakîm olan Allah'ın zatını müşahede etmeyi nasip eylesin. Düzenli ve istikamet sahibi Müslümanlardan eylesin.

El-Fâtiha bi-hurmeti'l-fâtiha...

Başağaçlı Raşit Tunca
07.07.2013 Pazar

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)