<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Raşit Tunca Board - Duymadiklarimiz]]></title>
		<link>/</link>
		<description><![CDATA[Raşit Tunca Board - ]]></description>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 21:27:06 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Yapay uydular, uzayda görevlerini sürdürebilmek için hangi enerjiyi kullanır]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=42893</link>
			<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 16:24:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=42893</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yapay uydular, uzayda görevlerini sürdürebilmek için hangi enerji kaynaklarından faydalanır?</span></span><br />
<br />
Yapay uydular, uzayda görevlerini sürdürebilmek için çeşitli enerji kaynaklarından faydalanır. Kullandıkları enerji türü ve bu enerjiyi elde etme yöntemleri, uydunun büyüklüğüne, görev süresine ve yörüngesine göre değişir. İşte başlıca enerji kaynakları:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Güneş Enerjisi (En Yaygın Kullanılan)</span></span><br />
Günümüzdeki uyduların büyük çoğunluğu, enerji ihtiyacını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">güneş panelleri</span></span> (fotovoltaik paneller) aracılığıyla karşılar.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasıl çalışır?</span></span> Uydunun üzerine açılan geniş kanatlar şeklindeki bu paneller, güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştürür.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Avantajı:</span></span> Çok uzun ömürlüdür (15-20 yıl veya daha fazla).</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dezavantajı:</span></span> Güneş görmeyen bölgelerde (örneğin Dünya’nın gölgesinde) çalışamaz. Bu nedenle bu uyduların yanlarında mutlaka bir enerji depolama sistemi (batarya) bulunur.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Radyoizotop Termoelektrik Jeneratörler (RTG)</span></span><br />
Güneş ışığının yeterince güçlü olmadığı <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">derin uzay</span></span> görevlerinde (Jüpiter, Satürn ötesi) veya yüzeyi tozla kaplı olan Mars gibi gezegenlerde kullanılır.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasıl çalışır?</span></span> Plutonyum-238 gibi radyoaktif malzemelerin bozunması sırasında açığa çıkan ısı, termoelektrik malzemeler sayesinde doğrudan elektriğe çevrilir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Örnek:</span></span> Voyager 1 ve 2 (1977’de fırlatıldı, hâlâ çalışıyor), Perseverance Mars aracı, Cassini-Huygens (Satürn) bu sistemi kullanır.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Bataryalar (Enerji Depolama)</span></span><br />
Uydular, güneş panellerinden elde ettikleri enerjiyi, Dünya’nın gölgesinde kaldıklarında (yörünge periyodunun yaklaşık yarısı) kullanmak üzere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">şarj edilebilir bataryalarda</span></span> depolar.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Genellikle</span></span> Lityum-iyon veya Nikel-Hidrojen bataryalar tercih edilir.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Yakıt Hücreleri (Fuel Cells)</span></span><br />
Erken dönem uzay araçlarında (Apollo programı, Uzay Mekiği) kullanılmıştır. Hidrojen ve oksijenin kimyasal reaksiyonuyla elektrik üretir. Günümüzde uydularda nadiren kullanılır; daha çok insanlı uzay araçlarında yardımcı güç kaynağı olarak bulunur.<br />
Peki Hareket Enerjisi? (İtici Güç)<br />
Eğer sorunuz “uydular yörüngede nasıl kalır veya konumlarını nasıl korur?” ise, burada enerji kavramı biraz farklıdır:</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uydular, <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">itki sistemi</span></span> (roket motorları) sayesinde yörünge düzeltmesi yapar.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sistemler için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">kimyasal itki gazları</span></span> (hidrazin gibi) veya <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">elektrikli itki sistemleri</span></span> (iyon motorları) kullanılır.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İyon motorları, güneş panellerinden aldığı elektrikle yakıtı (genellikle ksenon gazı) iyonlaştırarak çok verimli bir itiş sağlar.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Özet</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elektrik Enerjisi:</span></span> Çoğunlukla <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneş Paneli + Batarya</span></span> ikilisi.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Derin Uzay (Güneşten uzak):</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Radyoizotop (RTG)</span></span> jeneratörleri.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hareket/Yörünge Kontrolü:</span></span> Kimyasal veya elektrikli itki sistemleri (yakıtlar).</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günümüzde ticari haberleşme uyduları, GPS uyduları ve Dünya gözlem uydularının neredeyse tamamı, dev güneş panelleri sayesinde kendi enerjisini üretir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yapay uydular, uzayda görevlerini sürdürebilmek için hangi enerji kaynaklarından faydalanır?</span></span><br />
<br />
Yapay uydular, uzayda görevlerini sürdürebilmek için çeşitli enerji kaynaklarından faydalanır. Kullandıkları enerji türü ve bu enerjiyi elde etme yöntemleri, uydunun büyüklüğüne, görev süresine ve yörüngesine göre değişir. İşte başlıca enerji kaynakları:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Güneş Enerjisi (En Yaygın Kullanılan)</span></span><br />
Günümüzdeki uyduların büyük çoğunluğu, enerji ihtiyacını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">güneş panelleri</span></span> (fotovoltaik paneller) aracılığıyla karşılar.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasıl çalışır?</span></span> Uydunun üzerine açılan geniş kanatlar şeklindeki bu paneller, güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştürür.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Avantajı:</span></span> Çok uzun ömürlüdür (15-20 yıl veya daha fazla).</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dezavantajı:</span></span> Güneş görmeyen bölgelerde (örneğin Dünya’nın gölgesinde) çalışamaz. Bu nedenle bu uyduların yanlarında mutlaka bir enerji depolama sistemi (batarya) bulunur.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Radyoizotop Termoelektrik Jeneratörler (RTG)</span></span><br />
Güneş ışığının yeterince güçlü olmadığı <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">derin uzay</span></span> görevlerinde (Jüpiter, Satürn ötesi) veya yüzeyi tozla kaplı olan Mars gibi gezegenlerde kullanılır.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nasıl çalışır?</span></span> Plutonyum-238 gibi radyoaktif malzemelerin bozunması sırasında açığa çıkan ısı, termoelektrik malzemeler sayesinde doğrudan elektriğe çevrilir.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Örnek:</span></span> Voyager 1 ve 2 (1977’de fırlatıldı, hâlâ çalışıyor), Perseverance Mars aracı, Cassini-Huygens (Satürn) bu sistemi kullanır.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Bataryalar (Enerji Depolama)</span></span><br />
Uydular, güneş panellerinden elde ettikleri enerjiyi, Dünya’nın gölgesinde kaldıklarında (yörünge periyodunun yaklaşık yarısı) kullanmak üzere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">şarj edilebilir bataryalarda</span></span> depolar.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Genellikle</span></span> Lityum-iyon veya Nikel-Hidrojen bataryalar tercih edilir.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Yakıt Hücreleri (Fuel Cells)</span></span><br />
Erken dönem uzay araçlarında (Apollo programı, Uzay Mekiği) kullanılmıştır. Hidrojen ve oksijenin kimyasal reaksiyonuyla elektrik üretir. Günümüzde uydularda nadiren kullanılır; daha çok insanlı uzay araçlarında yardımcı güç kaynağı olarak bulunur.<br />
Peki Hareket Enerjisi? (İtici Güç)<br />
Eğer sorunuz “uydular yörüngede nasıl kalır veya konumlarını nasıl korur?” ise, burada enerji kavramı biraz farklıdır:</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Uydular, <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">itki sistemi</span></span> (roket motorları) sayesinde yörünge düzeltmesi yapar.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu sistemler için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">kimyasal itki gazları</span></span> (hidrazin gibi) veya <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">elektrikli itki sistemleri</span></span> (iyon motorları) kullanılır.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İyon motorları, güneş panellerinden aldığı elektrikle yakıtı (genellikle ksenon gazı) iyonlaştırarak çok verimli bir itiş sağlar.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Özet</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elektrik Enerjisi:</span></span> Çoğunlukla <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneş Paneli + Batarya</span></span> ikilisi.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Derin Uzay (Güneşten uzak):</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Radyoizotop (RTG)</span></span> jeneratörleri.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hareket/Yörünge Kontrolü:</span></span> Kimyasal veya elektrikli itki sistemleri (yakıtlar).</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Günümüzde ticari haberleşme uyduları, GPS uyduları ve Dünya gözlem uydularının neredeyse tamamı, dev güneş panelleri sayesinde kendi enerjisini üretir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Telefonda Harf Heceleme Nasıl Yapılır? – Adınızı Doğru Şekilde Nasıl İletirsiniz?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=42892</link>
			<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 16:01:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=42892</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Telefonda Harf Heceleme Nasıl Yapılır? – Adınızı Doğru Şekilde Nasıl İletirsiniz?</span></span><br />
<br />
Telefonda adınızı, adresinizi veya e-posta adresinizi harf harf söylemek her zaman kolay değildir. Pek çok harf telaffuz açısından birbirine benzer. Bu da sık sık yanlış anlaşılmalara ve harflerin hatalı algılanmasına yol açar. Neyse ki, hem Almanya’da hem de uluslararası görüşmelerde kullanılabilecek bir harf heceleme tablosu var. Böylece bundan sonra her zaman doğru anlaşıldığınızdan emin olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bu konuda şu başlıklara değineceğiz:</span></span><br />
</span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Almanca’da DIN 5009’a Göre Harf Heceleme</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Uluslararası Harf Heceleme (ITU/ICAO/NATO)</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Rakamlar ve Özel Karakterler Nasıl Hecelenir?</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Geleceğin Heceleme Tablosu: Neler Değişiyor?</span><br />
</li>
</ol>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Almanca’da DIN 5009’a Göre Harf Heceleme</span></span><br />
<br />
Almanca’da telaffuzu neredeyse aynı olan pek çok harf vardır. Örneğin *d* ile *t*, *b* ile *p* ya da *g* ile *k* sıklıkla karıştırılır. Bu yüzden birçok kişi harfleri “L wie Leopold” (Leopold’daki L gibi) gibi örnek kelimelerle açıklar. Ancak görüşme sırasında aklınıza hemen uygun bir örnek gelmeyebilir. Bu noktada Almanca harf heceleme tablosunu ezbere bilmek veya çıktı alarak telefonun yanında bulundurmak çok işe yarar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Almanca Harf Heceleme Tablosu (DIN 5009):</span></span><br />
<br />
<span style="color: #005dc2;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Harf</span></span> <span style="color: #17b529;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Örnek Kelime</span></span><br />
<br />
A Anton <br />
Ä Ärger <br />
B Berta<br />
C Cäsar <br />
D Dora <br />
E Emil <br />
F Friedrich <br />
G Gustav <br />
H Heinrich <br />
I Ida <br />
J Julius <br />
K Kaufmann <br />
L Ludwig <br />
M Martha  <br />
Ü Übermut<br />
N Nordpol <br />
O Otto<br />
Ö Ökonom <br />
P Paula<br />
Q Quelle <br />
R Richard <br />
S Samuel <br />
T Theodor <br />
U Ulrich <br />
V Viktor<br />
W Wilhelm <br />
X Xanthippe  <br />
Y Ypsilon <br />
Z Zacharias <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEYA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Almanca Harf Heceleme Tablosu (DIN 5009):</span></span><br />
<br />
A = Anton / B = Berta / C = Cäsar / D = Dora / E = Emil / F = Friedrich / G = Gustav / H = Heinrich / I = Ida / J = Julius / K = Kaufmann / L = Ludwig / M = Martha / N = Nordpol / O = Otto / P = Paula / Q = Quelle / R = Richard / S = Samuel / T = Theodor / U = Ulrich / V = Viktor / W = Wilhelm / X = Xanthippe / Y = Ypsilon / Z = Zacharias / Ä = Ärger / Ö = Ökonom / Ü = Übermut<br />
<br />
<br />
Bu tabloyu her zaman el altında bulundurmak isterseniz, çıktı alabileceğiniz bir sürümünü indirebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Uluslararası Harf Heceleme (ITU/ICAO/NATO)</span></span><br />
<br />
Uluslararası görüşmeler için de standart bir harf heceleme alfabesi bulunur. Bu alfabe, özellikle havacılık, askeriye ve küresel iletişimde yaygın olarak kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uluslararası Heceleme Tablosu:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #005dc2;" class="mycode_color">Harf</span></span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #17b529;" class="mycode_color">Kod</span></span><br />
<br />
A Alfa <br />
B Bravo <br />
C Charlie <br />
D Delta <br />
E Echo <br />
F Foxtrot <br />
G Golf <br />
H Hotel <br />
I India <br />
J Juliett <br />
K Kilo <br />
L Lima <br />
M Mike <br />
N November <br />
O Oscar <br />
P Papa <br />
Q Quebec <br />
R Romeo <br />
S Sierra <br />
T Tango <br />
U Uniform <br />
V Victor <br />
W Whiskey<br />
X X-Ray <br />
Y Yankee <br />
Z Zulu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEYA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uluslararası Heceleme Tablosu (ITU/ICAO/NATO):</span></span><br />
<br />
A = Alfa / B = Bravo / C = Charlie / D = Delta / E = Echo / F = Foxtrot / G = Golf / H = Hotel / I = India / J = Juliett / K = Kilo / L = Lima / M = Mike / N = November / O = Oscar / P = Papa / Q = Quebec / R = Romeo / S = Sierra / T = Tango / U = Uniform / V = Victor / W = Whiskey / X = X-Ray / Y = Yankee / Z = Zulu<br />
<br />
<br />
Bu tablonun çıktısını alarak uluslararası görüşmelerinizde de rahatlıkla kullanabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Rakamlar ve Özel Karakterler Nasıl Hecelenir?</span></span><br />
<br />
Rakamlar Almanca’da bildiğimiz şekilde telaffuz edilir (0 = null, 1 = eins, …). Ancak özel karakterler konusunda işler biraz daha karmaşıklaşabilir. Çünkü birçoğunu günlük hayatta sık kullanmayız. Nokta, virgül, soru işareti gibi temel işaretler çoğumuzun aklındadır. Ama daha az kullanılan karakterler için aşağıdaki tablo size yol gösterecektir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karakter Almanca Söylenişi</span></span><br />
<br />
; Semikolon<br />
@ At-Zeichen / Klammeraffe<br />
„ Anführungszeichen (tırnak işareti)<br />
‘ Apostroph<br />
/ Schrägstrich<br />
\ Umgekehrter Schrägstrich<br />
( Runde Klammer links<br />
) Runde Klammer rechts<br />
[ Eckige Klammer links<br />
] Eckige Klammer rechts<br />
{ Geschweifte Klammer links<br />
} Geschweifte Klammer rechts<br />
° Gradzeichen<br />
* Sternchen / Asterisk<br />
# Rautezeichen<br />
§ Paragraphenzeichen<br />
~ Tilde<br />
^ Zirkumflex<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEYA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Özel Karakterler ve Söylenişleri:</span></span><br />
<br />
; = Semikolon / @ = At-Zeichen / Klammeraffe / „ = Anführungszeichen / ' = Apostroph / / = Schrägstrich / \ = Umgekehrter Schrägstrich / ( = Runde Klammer links / ) = Runde Klammer rechts / [ = Eckige Klammer links / ] = Eckige Klammer rechts / { = Geschweifte Klammer links / } = Geschweifte Klammer rechts / ° = Gradzeichen / * = Sternchen / Asterisk / # = Rautezeichen / § = Paragraphenzeichen / ~ = Tilde / ^ = Zirkumflex<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Geleceğin Heceleme Tablosu: Neler Değişiyor?</span></span><br />
<br />
Mevcut harf heceleme tablosu, telefonda harf söyleme denildiğinde akla gelen ilk sistemlerden biri. Ancak Anton, Berta, Cäsar gibi isimlerle anılan bu sistemin bu yıl içinde değişmesi bekleniyor. Uzmanlar yeni bir versiyon üzerinde çalışıyor. Buna göre, harfler için artık kişi isimleri yerine şehir isimleri kullanılacak.<br />
<br />
Bu değişikliğin temel nedeni, mevcut tablonun Almanya’daki kültürel çeşitliliği yeterince yansıtmadığı görüşü. Hangi şehir isimlerinin kullanılacağı henüz netleşmiş değil, ancak ülkenin çeşitliliğini temsil eden şehirlerin tercih edileceği belirtiliyor. Yeni standartla ilgili taslak çalışmaların yılın üçüncü çeyreğinde yayımlanması bekleniyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">Türk Dil Kurumu (TDK) Resmi Harf Kodlama Tablosu</span></span><br />
<br />
Resmi harf kodlama tablosu, Türk Dil Kurumu (TDK) ve resmi kurumların haberleşme standartlarında (telefon/telsiz) karmaşayı önlemek için kullanılır.<br />
A'dan Z'ye şehir isimleri veya yaygın kelimelerle harflerin netleştirildiği bu sistemde, özellikle J Jandarma, P Polatlı gibi yaygın kullanılan, standartlaşmış şehir bazlı kodlama tablosu aşağıdadır. <br />
Türkçe Resmi Harf Kodlama Listesi (Şehir Bazlı)<br />
<br />
    A: Ankara<br />
    B: Bursa<br />
    C: Ceyhan<br />
    Ç: Çanakkale<br />
    D: Denizli<br />
    E: Edirne<br />
    F: Fatsa<br />
    G: Giresun<br />
    Ğ: Yumuşak G<br />
    H: Hatay<br />
    I: Isparta<br />
    İ: İzmir<br />
    J: Jandarma<br />
    K: Kars<br />
    L: Lüleburgaz<br />
    M: Muğla<br />
    N: Niğde<br />
    O: Ordu<br />
    Ö: Ödemiş<br />
    P: Polatlı<br />
    R: Rize<br />
    S: Samsun<br />
    Ş: Şanlıurfa<br />
    T: Trabzon<br />
    U: Uşak<br />
    Ü: Ünye<br />
    V: Van<br />
    Y: Yozgat<br />
    Z: Zonguldak<br />
<br />
Kullanım Amacı: Bu sistem, telefonda isim, adres veya plaka kodlarken harflerin benzer seslerle (B-P, C-Ç, S-Ş gibi) karıştırılmasını engeller.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Telefonda Harf Heceleme Nasıl Yapılır? – Adınızı Doğru Şekilde Nasıl İletirsiniz?</span></span><br />
<br />
Telefonda adınızı, adresinizi veya e-posta adresinizi harf harf söylemek her zaman kolay değildir. Pek çok harf telaffuz açısından birbirine benzer. Bu da sık sık yanlış anlaşılmalara ve harflerin hatalı algılanmasına yol açar. Neyse ki, hem Almanya’da hem de uluslararası görüşmelerde kullanılabilecek bir harf heceleme tablosu var. Böylece bundan sonra her zaman doğru anlaşıldığınızdan emin olabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bu konuda şu başlıklara değineceğiz:</span></span><br />
</span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Almanca’da DIN 5009’a Göre Harf Heceleme</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Uluslararası Harf Heceleme (ITU/ICAO/NATO)</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Rakamlar ve Özel Karakterler Nasıl Hecelenir?</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">    Geleceğin Heceleme Tablosu: Neler Değişiyor?</span><br />
</li>
</ol>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Almanca’da DIN 5009’a Göre Harf Heceleme</span></span><br />
<br />
Almanca’da telaffuzu neredeyse aynı olan pek çok harf vardır. Örneğin *d* ile *t*, *b* ile *p* ya da *g* ile *k* sıklıkla karıştırılır. Bu yüzden birçok kişi harfleri “L wie Leopold” (Leopold’daki L gibi) gibi örnek kelimelerle açıklar. Ancak görüşme sırasında aklınıza hemen uygun bir örnek gelmeyebilir. Bu noktada Almanca harf heceleme tablosunu ezbere bilmek veya çıktı alarak telefonun yanında bulundurmak çok işe yarar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Almanca Harf Heceleme Tablosu (DIN 5009):</span></span><br />
<br />
<span style="color: #005dc2;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Harf</span></span> <span style="color: #17b529;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Örnek Kelime</span></span><br />
<br />
A Anton <br />
Ä Ärger <br />
B Berta<br />
C Cäsar <br />
D Dora <br />
E Emil <br />
F Friedrich <br />
G Gustav <br />
H Heinrich <br />
I Ida <br />
J Julius <br />
K Kaufmann <br />
L Ludwig <br />
M Martha  <br />
Ü Übermut<br />
N Nordpol <br />
O Otto<br />
Ö Ökonom <br />
P Paula<br />
Q Quelle <br />
R Richard <br />
S Samuel <br />
T Theodor <br />
U Ulrich <br />
V Viktor<br />
W Wilhelm <br />
X Xanthippe  <br />
Y Ypsilon <br />
Z Zacharias <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEYA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Almanca Harf Heceleme Tablosu (DIN 5009):</span></span><br />
<br />
A = Anton / B = Berta / C = Cäsar / D = Dora / E = Emil / F = Friedrich / G = Gustav / H = Heinrich / I = Ida / J = Julius / K = Kaufmann / L = Ludwig / M = Martha / N = Nordpol / O = Otto / P = Paula / Q = Quelle / R = Richard / S = Samuel / T = Theodor / U = Ulrich / V = Viktor / W = Wilhelm / X = Xanthippe / Y = Ypsilon / Z = Zacharias / Ä = Ärger / Ö = Ökonom / Ü = Übermut<br />
<br />
<br />
Bu tabloyu her zaman el altında bulundurmak isterseniz, çıktı alabileceğiniz bir sürümünü indirebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Uluslararası Harf Heceleme (ITU/ICAO/NATO)</span></span><br />
<br />
Uluslararası görüşmeler için de standart bir harf heceleme alfabesi bulunur. Bu alfabe, özellikle havacılık, askeriye ve küresel iletişimde yaygın olarak kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uluslararası Heceleme Tablosu:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #005dc2;" class="mycode_color">Harf</span></span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #17b529;" class="mycode_color">Kod</span></span><br />
<br />
A Alfa <br />
B Bravo <br />
C Charlie <br />
D Delta <br />
E Echo <br />
F Foxtrot <br />
G Golf <br />
H Hotel <br />
I India <br />
J Juliett <br />
K Kilo <br />
L Lima <br />
M Mike <br />
N November <br />
O Oscar <br />
P Papa <br />
Q Quebec <br />
R Romeo <br />
S Sierra <br />
T Tango <br />
U Uniform <br />
V Victor <br />
W Whiskey<br />
X X-Ray <br />
Y Yankee <br />
Z Zulu<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEYA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uluslararası Heceleme Tablosu (ITU/ICAO/NATO):</span></span><br />
<br />
A = Alfa / B = Bravo / C = Charlie / D = Delta / E = Echo / F = Foxtrot / G = Golf / H = Hotel / I = India / J = Juliett / K = Kilo / L = Lima / M = Mike / N = November / O = Oscar / P = Papa / Q = Quebec / R = Romeo / S = Sierra / T = Tango / U = Uniform / V = Victor / W = Whiskey / X = X-Ray / Y = Yankee / Z = Zulu<br />
<br />
<br />
Bu tablonun çıktısını alarak uluslararası görüşmelerinizde de rahatlıkla kullanabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Rakamlar ve Özel Karakterler Nasıl Hecelenir?</span></span><br />
<br />
Rakamlar Almanca’da bildiğimiz şekilde telaffuz edilir (0 = null, 1 = eins, …). Ancak özel karakterler konusunda işler biraz daha karmaşıklaşabilir. Çünkü birçoğunu günlük hayatta sık kullanmayız. Nokta, virgül, soru işareti gibi temel işaretler çoğumuzun aklındadır. Ama daha az kullanılan karakterler için aşağıdaki tablo size yol gösterecektir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Karakter Almanca Söylenişi</span></span><br />
<br />
; Semikolon<br />
@ At-Zeichen / Klammeraffe<br />
„ Anführungszeichen (tırnak işareti)<br />
‘ Apostroph<br />
/ Schrägstrich<br />
\ Umgekehrter Schrägstrich<br />
( Runde Klammer links<br />
) Runde Klammer rechts<br />
[ Eckige Klammer links<br />
] Eckige Klammer rechts<br />
{ Geschweifte Klammer links<br />
} Geschweifte Klammer rechts<br />
° Gradzeichen<br />
* Sternchen / Asterisk<br />
# Rautezeichen<br />
§ Paragraphenzeichen<br />
~ Tilde<br />
^ Zirkumflex<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">VEYA</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Özel Karakterler ve Söylenişleri:</span></span><br />
<br />
; = Semikolon / @ = At-Zeichen / Klammeraffe / „ = Anführungszeichen / ' = Apostroph / / = Schrägstrich / \ = Umgekehrter Schrägstrich / ( = Runde Klammer links / ) = Runde Klammer rechts / [ = Eckige Klammer links / ] = Eckige Klammer rechts / { = Geschweifte Klammer links / } = Geschweifte Klammer rechts / ° = Gradzeichen / * = Sternchen / Asterisk / # = Rautezeichen / § = Paragraphenzeichen / ~ = Tilde / ^ = Zirkumflex<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Geleceğin Heceleme Tablosu: Neler Değişiyor?</span></span><br />
<br />
Mevcut harf heceleme tablosu, telefonda harf söyleme denildiğinde akla gelen ilk sistemlerden biri. Ancak Anton, Berta, Cäsar gibi isimlerle anılan bu sistemin bu yıl içinde değişmesi bekleniyor. Uzmanlar yeni bir versiyon üzerinde çalışıyor. Buna göre, harfler için artık kişi isimleri yerine şehir isimleri kullanılacak.<br />
<br />
Bu değişikliğin temel nedeni, mevcut tablonun Almanya’daki kültürel çeşitliliği yeterince yansıtmadığı görüşü. Hangi şehir isimlerinin kullanılacağı henüz netleşmiş değil, ancak ülkenin çeşitliliğini temsil eden şehirlerin tercih edileceği belirtiliyor. Yeni standartla ilgili taslak çalışmaların yılın üçüncü çeyreğinde yayımlanması bekleniyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff4136;" class="mycode_color">Türk Dil Kurumu (TDK) Resmi Harf Kodlama Tablosu</span></span><br />
<br />
Resmi harf kodlama tablosu, Türk Dil Kurumu (TDK) ve resmi kurumların haberleşme standartlarında (telefon/telsiz) karmaşayı önlemek için kullanılır.<br />
A'dan Z'ye şehir isimleri veya yaygın kelimelerle harflerin netleştirildiği bu sistemde, özellikle J Jandarma, P Polatlı gibi yaygın kullanılan, standartlaşmış şehir bazlı kodlama tablosu aşağıdadır. <br />
Türkçe Resmi Harf Kodlama Listesi (Şehir Bazlı)<br />
<br />
    A: Ankara<br />
    B: Bursa<br />
    C: Ceyhan<br />
    Ç: Çanakkale<br />
    D: Denizli<br />
    E: Edirne<br />
    F: Fatsa<br />
    G: Giresun<br />
    Ğ: Yumuşak G<br />
    H: Hatay<br />
    I: Isparta<br />
    İ: İzmir<br />
    J: Jandarma<br />
    K: Kars<br />
    L: Lüleburgaz<br />
    M: Muğla<br />
    N: Niğde<br />
    O: Ordu<br />
    Ö: Ödemiş<br />
    P: Polatlı<br />
    R: Rize<br />
    S: Samsun<br />
    Ş: Şanlıurfa<br />
    T: Trabzon<br />
    U: Uşak<br />
    Ü: Ünye<br />
    V: Van<br />
    Y: Yozgat<br />
    Z: Zonguldak<br />
<br />
Kullanım Amacı: Bu sistem, telefonda isim, adres veya plaka kodlarken harflerin benzer seslerle (B-P, C-Ç, S-Ş gibi) karıştırılmasını engeller.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Montgomery Ceket ve Paltolar Hakkında Kapsamlı Bilgiler]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=40370</link>
			<pubDate>Thu, 18 Sep 2025 02:56:04 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=40370</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Montgomery Ceket ve Paltolar Hakkında Kapsamlı Bilgiler</span></span><br />
<br />
<br />
Genellikle "Duffle Palto" olarak da bilinen Montgomery Ceket, kendine özgü tasarımı ve zengin tarihiyle klasikleşmiş bir dış giyim parçasıdır. İsmi, II. Dünya Savaşı'nın ünlü İngiliz Generali Bernard Montgomery'den gelmektedir ve bu palto, onun sıkça giydiği bir model olarak ünlenmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarihçesi</span></span><br />
<br />
Montgomery ceketin kökeni, 19. yüzyılın sonlarına doğru, soğuk denizlerde görev yapan İngiliz Donanması askerlerine dayanır. Donanmanın sert hava koşullarına dayanıklı, pratik ve sıcak bir giysiye ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç, ceketin karakteristik özelliklerinin ortaya çıkmasını sağladı:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Pratiklik Odaklı Tasarım: </span></span>Askerlerin kalın eldivenlerle bile kolayca açıp kapayabilmeleri için ahşap veya boynuzdan yapılmış, ip veya deri ilmekli iliklere sahip özel düğmeler (kapaklı düğmeler) kullanılmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
    Askeri Kullanım:</span></span> Ceket, özellikle I. ve II. Dünya Savaşları sırasında, İngiliz Donanması'nın standart askeri teçhizatlarından biri haline geldi. Dayanıklı yapısı ve sıcak tutan kumaşı sayesinde askerler tarafından sıkça tercih edilmiştir.<br />
<br />
Savaşın ardından, askeri fazlalık ürün olarak sivil halka satılmaya başlanan bu paltolar, özellikle öğrenciler ve entelektüeller arasında popülerlik kazandı. Bu dönüşüm, Montgomery ceketi askeri bir üründen, bir moda ikonuna dönüştürdü.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayırt Edici Özellikleri</span></span><br />
<br />
Montgomery ceketi diğer paltolardan ayıran ve onun zamansız bir parça olmasını sağlayan temel özellikler şunlardır:<br />
<br />
  <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">  Kapüşon:</span></span> Genellikle sabit ve geniş bir kapüşona sahiptir. Bu, orijinal tasarımda denizci şapkalarının üzerine kolayca giyilebilmesi için tasarlanmıştır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kapama Mekanizması:</span></span> En belirgin özelliği, ahşap veya boynuz şeklindeki kapaklı düğmelerdir. Bu düğmeler, kalın jüt halatlar veya deri ilmekler ile bağlanır ve cekete karakteristik bir görünüm kazandırır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kumaş:</span></span> Geleneksel olarak kalın, sıkı dokunmuş yün kumaştan (duffle cloth) yapılır. Bu kumaş, rüzgara ve soğuğa karşı yüksek koruma sağlar.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cepler:</span></span> Ön kısımda genellikle iki büyük, yama cep bulunur. Bu cepler hem işlevseldir hem de ceketin rahat ve sportif tarzını vurgular.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Geniş Kesim:</span></span> Ceket, içine başka katmanların (kazak, yelek vb.) giyilebilmesi için bol ve rahat bir kesime sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Modern Tarzı</span></span><br />
<br />
Günümüzde Montgomery ceket, sadece bir kışlık giysi değil, aynı zamanda zarif ve rahat bir stilin simgesidir. Klasik, düz renklerin (lacivert, deve tüyü, kömür grisi) yanı sıra canlı renklerde de üretilmektedir. Genellikle rahat pantolonlar, kot pantolonlar ve şık botlarla kombinlenerek hem günlük hayatta hem de daha resmi olmayan ortamlarda kullanılabilir.<br />
<br />
Montgomery ceket, pratikliği, tarihi ve zamansız şıklığı bir araya getiren nadir giyim parçalarından biridir ve gardıropların vazgeçilmezleri arasında yer almaya devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Gemini</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Montgomery Ceket ve Paltolar Hakkında Kapsamlı Bilgiler</span></span><br />
<br />
<br />
Genellikle "Duffle Palto" olarak da bilinen Montgomery Ceket, kendine özgü tasarımı ve zengin tarihiyle klasikleşmiş bir dış giyim parçasıdır. İsmi, II. Dünya Savaşı'nın ünlü İngiliz Generali Bernard Montgomery'den gelmektedir ve bu palto, onun sıkça giydiği bir model olarak ünlenmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarihçesi</span></span><br />
<br />
Montgomery ceketin kökeni, 19. yüzyılın sonlarına doğru, soğuk denizlerde görev yapan İngiliz Donanması askerlerine dayanır. Donanmanın sert hava koşullarına dayanıklı, pratik ve sıcak bir giysiye ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç, ceketin karakteristik özelliklerinin ortaya çıkmasını sağladı:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Pratiklik Odaklı Tasarım: </span></span>Askerlerin kalın eldivenlerle bile kolayca açıp kapayabilmeleri için ahşap veya boynuzdan yapılmış, ip veya deri ilmekli iliklere sahip özel düğmeler (kapaklı düğmeler) kullanılmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
    Askeri Kullanım:</span></span> Ceket, özellikle I. ve II. Dünya Savaşları sırasında, İngiliz Donanması'nın standart askeri teçhizatlarından biri haline geldi. Dayanıklı yapısı ve sıcak tutan kumaşı sayesinde askerler tarafından sıkça tercih edilmiştir.<br />
<br />
Savaşın ardından, askeri fazlalık ürün olarak sivil halka satılmaya başlanan bu paltolar, özellikle öğrenciler ve entelektüeller arasında popülerlik kazandı. Bu dönüşüm, Montgomery ceketi askeri bir üründen, bir moda ikonuna dönüştürdü.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayırt Edici Özellikleri</span></span><br />
<br />
Montgomery ceketi diğer paltolardan ayıran ve onun zamansız bir parça olmasını sağlayan temel özellikler şunlardır:<br />
<br />
  <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">  Kapüşon:</span></span> Genellikle sabit ve geniş bir kapüşona sahiptir. Bu, orijinal tasarımda denizci şapkalarının üzerine kolayca giyilebilmesi için tasarlanmıştır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kapama Mekanizması:</span></span> En belirgin özelliği, ahşap veya boynuz şeklindeki kapaklı düğmelerdir. Bu düğmeler, kalın jüt halatlar veya deri ilmekler ile bağlanır ve cekete karakteristik bir görünüm kazandırır.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kumaş:</span></span> Geleneksel olarak kalın, sıkı dokunmuş yün kumaştan (duffle cloth) yapılır. Bu kumaş, rüzgara ve soğuğa karşı yüksek koruma sağlar.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cepler:</span></span> Ön kısımda genellikle iki büyük, yama cep bulunur. Bu cepler hem işlevseldir hem de ceketin rahat ve sportif tarzını vurgular.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Geniş Kesim:</span></span> Ceket, içine başka katmanların (kazak, yelek vb.) giyilebilmesi için bol ve rahat bir kesime sahiptir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Modern Tarzı</span></span><br />
<br />
Günümüzde Montgomery ceket, sadece bir kışlık giysi değil, aynı zamanda zarif ve rahat bir stilin simgesidir. Klasik, düz renklerin (lacivert, deve tüyü, kömür grisi) yanı sıra canlı renklerde de üretilmektedir. Genellikle rahat pantolonlar, kot pantolonlar ve şık botlarla kombinlenerek hem günlük hayatta hem de daha resmi olmayan ortamlarda kullanılabilir.<br />
<br />
Montgomery ceket, pratikliği, tarihi ve zamansız şıklığı bir araya getiren nadir giyim parçalarından biridir ve gardıropların vazgeçilmezleri arasında yer almaya devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Gemini</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Hasan'ın torunlarına "şerîf" Hz. Hüseyin'in torunlarına da "seyyid" denilmesi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=39558</link>
			<pubDate>Sat, 02 Aug 2025 16:29:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=39558</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Hasan'ın torunlarına "şerîf" Hz. Hüseyin'in torunlarına da "seyyid" denilmesi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİF:</span></span> Lügatta yükseklik, şeref, necabet, asalet, izzet, mecd, yüksek olma, makam ve mertebesi yüce olmak, manevi yükseklik ve ululuk; yüksek yer anlamlarına gelen şeref ve şerafet kelimelerinden türemiş mübalağa ile ismi fail. Çoğulu; eşrâf ve şürefâ, müennesi ise şerifedir. Bunun da çoğulu; şerîfat ve şerâifdir. Ulu ve şerefli, şanlı ve şöhretlilere, özellikle baba ve dedeleri ulu ve yüksek olanlara denilir. Bir memlekette, kendilerine kabile ve şehrin maslahatlarının idaresi verilmiş asîl aile reislerine, makam ve mevkii yüksek, söz sahibi ve nüfuzlu kimselere denir. Bir yerde içtimâi mevkii yüksek olanlara da bu kelimenin çoğuluyla eşrâf denilir.<br />
<br />
İslâm'a göre şerif müttakî olandır; Allah'tan korkup haramlardan her zaman sakınan, Allah'ın emirlerini yerine getirendir:<br />
<br />
    "Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz, Allah'tan en çok korkanınızdır." (Hucurât, 49/13).<br />
<br />
Zira, ruhlar en çok takvâ (Allah korkusu) ile ve manevî meziyetlerle şeref kazanır, şahıslar bununla yükselir.<br />
<br />
İslâm Tarihinde şerîfin özel anlamda kullanışı:<br />
<br />
Abbasiler zamanına kadar şerif ve çoğulu eşraf, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ceddi Hâşim'den gelenler Hâşimoğulları (Benî Hâşim'e) ve Ebû Talib oğulları için kullanıyordu; özellikle Hz. Hasan ve Hüseyin'e ve bunların çocuklarına deniliyordu. Çünkü Resûlüllah'ın kızı ve Hz. Fatma'nın oğulları soy sop bakımından Resûlüllah'a irca' olunması itibariyle öncelik hakkına sahiptir ve bunlara Resûlüllah'ın (s.a.s) oğulları ve torunları denilmiştir. Resûlüllah da takvaca olduğu gibi haseb ve nesebçe de insanların en üstünüdür.<br />
<br />
Abbasiler zamanında şeriflik ünvanı Ali b. Ebî Talib (r.a) ile Peygamberimizin amcası Abbâs'ın torunlarına (Âl-i Alî ve Âl-i Abbâs'a) tahsis edildi.<br />
<br />
Fatımîler devleti zamanında (910-1171 m) Mısır'da şerif unvanı Hz. Ali'nin Fatıma (radıyallahü anha)'dan doğan çocukları Hz. Hasan'la Hz. Hüseyin'in torunlarına tahsis edilmişti. Bu zatların torunlarına "şerîf" denilirdi. Fatımîlerden sonra İslâm âleminde Hz. Hasan'ın torunlarına "şerîf" Hz. Hüseyin'in torunlarına da "seyyid" denilmesi yaygınlaşmıştır. Bazı İslâm memleketlerinde bu ünvan Hasenî (Hz. Hasan'ın torunlarına) ve Hüseynilere alem olmuştur. Bazı yerlerde Zeyneb binti Ali'nin torunlarına da nadiren şerîf denildiği olmuştur. Memlüklülerden itibaren Osmanlılar dahil İslâm memleketlerinin pek çoğunda Hz. Hasan'ın neslinden gelenlere "şerîf" denilmiştir. Şerîf'in kız olan çocuklarına "şerîfe", seyyidin kız olan çocuklarına da "seyyide" denilirdi.<br />
<br />
Bir şerif veya seyyid'in hanımı seyyi'de veya şerîfe olursa, bunlardan doğan çocuğa "es-seyyidü'ş-şerif" veya kısaca seyyid-şerîf denilir.<br />
<br />
Mısır'da şerîf için yapılan vakıftan sadece Hz. Hasan ve Hüseyn'in torunları faydalanmaktaydı. Çünkü tâ Fâtımîler devrinden itibaren yerleşmiş örfe göre eşrâf unvânı sadece Hz. Hasan ve Hüseyn'in ahfâdına münhasır idi (bk. İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadîsiyye, 124, Kahire, 1329).<br />
<br />
Bazı tarihçilere göre, şerîfenin şerîf olmayan kocasından doğan çocuğu şerîf veya şerîfe değildir. Bir kısım âlimlere göre bunlara da şerîf veya şerîfe (kız ise) denilir.<br />
<br />
Tarihte şerîfe ve seyyidelerin, küfüvvü (dengi) olmayanlarla evlenmeleri çok az olmuştur. Şerîf veya seyyid olmayan bir kimse bir şerîfe ile ancak onu kırmamak ve hiç incitmemek ve onun arzularına göre hareket etmek şartıyla evlenebilirdi. İslâm tarihinde Emeviler devri ve Abbâslerin Halife Mansûr dönemi hariç Hz. Hasan ve Hüseyin ahfadına hürmetle muamele olunmuştur.<br />
<br />
Şerîf ve seyyidlere daima sevgi ve saygıyla muamele edilmelidir. Özellikle bunların dindar ve âlim olanlarına son derece hürmetle riayet olunmalıdır. Çünkü Hz. Peygambere (s.a.s) ve onun akrabasına karşı duyulan saygı bunu gerektirir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.s)'in (soyu) nesli Hz. Hasan ve Hüseyin'in nesillerinden devam etmiştir. Kur'an'ı Kerîm'de "De ki: Bu tebliğime karşı akrabalıkta sevgiden başka hiç bir mükâfât istemiyorum." (Şûrâ, 42/23) buyurulur. Bu âyet-i kerimede zikredilen akrabalık (el-kurbâ) dan murad, bazı âlimlere göre Resûlüllah (s.a.s)'e olan akrabalıktır. Onun yakın akrabası da Fâtıma, Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin'dir. Bazılarına göre Benî Hâşim (Hâşim oğulları)'dir. Bazı âlimler de bu akrabalığı Resûl-i Ekrem'e akraba olan Kureyş batınlarına teşmil etmişlerdir (Beyzâvî, Medârik).<br />
<br />
Osmanlılar, şerîf ve seyyidlere o kadar saygı göstermişler ve öyle güzel muamele etmişlerdir ki, Abdülmecid devrinde (1839-1861) Mekke şerîflerinden Abdülmuttalib isyân ederek müstakil bir devlet kurmak istemiş ve yüzlerce Müslümanın kanının dökülmesine sebep olmuştu. Yakalanınca bu şerîf afv edilmiş ve İstanbul'daki konağında oturmasına müsaade edilmişti. Fakat II. Abdülhamid (1876-1909), isteği ve arzusu üzerine kıramayarak bunu tekrar Mekke emirliğine ta'yin etmiştir (bk. Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, 1-12, Cüz 101-148. Yayınlayan Cavid Bavsun, Ank. 1986; İsmail Hakkı Uzunçarşıı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, 128-136, Ank. 1972).<br />
<br />
Abbasîler devrinden itibaren nikâbet-i eşrâf (nakîbu'l-eşrâflık) müessesesi ihdâs olunmuştur. Abbâsî ve Tâliblerden olan eşrâf çok defa aralarından neseb ilmini iyi bilen birisini seçerlerdi. Buna nakîb denilirdi. Meselâ Al-i Alî'den 260/874'te vefat eden Ali b. Muhammed b. Ca'fer el-Himnânî, Küfe'de nakîb idi. Nakîb'in vazifesi, Hz. Hasan ve Hüseyin'e aid nesebnâmelerin sıhhatini ta'yin ve tesbit etmek ve bir asâlet listesi tutarak eşrâf'ın doğum ve ölüm tarihlerini kaydetmek idi. Nakibü'l-eşrâflık Abbâsîlerde olduğu gibi Memlüklüler ve Osmanlılarda da devam etti. Osmanlı devletinde nakbu'l-eşrâflık Yıldırım Bayazîd (1389-1402) zamanında teşekkül eylemiştir. Emîr Buhârî'nin talebelerinden Seyyid Ali Nettâc b. Muhammed, Osmanlı memleketlerindeki şerîf ve seyyidlere nakb tayin edilmiş ve Bursa'da yaptırılan İshakıyye zâviyesinin tevliyeti, kendisinden sonra evlâdına geçmek üzere ona verilmiştir. Nakbliğe Ankara Muharebesinden (1402) sonra bir müddet ara verilmişse de bu makama Seyyid Ali Nettâc'ın ölümünden sonra oğlu Seyyid Zeynelâbidîn ta'yin edilmişti. Önceleri bunlara nakibu'l-eşrâf denilmeyip "nazır" denilmişti. Sonraları bu makama ta'yin edilen Seyyid Mahmûd, Arabistan, Mısır ve Sûriye'de eşrâf'ın nesebini tesbit işiyle meşgul olanlara nakibu'l-eşrâf denildiğini duymuş olduğundan, teklifi üzerine bu hizmet sahibine bu unvân verilmiştir.<br />
<br />
Memlüklüler devleti ve Osmanlılar'da nakibu'l-eşrâf devlet merkezinde oturur, şerîf ve seyyidlere nezâret eder, onların şecerelerini öğrenerek zabt ve kaydederdi. Şehir ve kasabalarda nakibu'l-eşrâf kaymakamlıkları vardı. Nakibü'l-eşraf kaymakamları da şerif ve seyyidlerin doğum ve ölüm tarihlerini kaydederler ve onların diğer bütün işleriyle meşgul olurlardı. Seyyid ve şerîflerin ahlâka aykırı hareket edenlerini cezalandırırlardı. Nakibü'l-eşrâf kaymakamlarının, ta'yin, azil ve tebdilini merkezde oturan nakbü'l-eşrâf yapardı. Osmanlılarda nakbü'l-eşrâftan sonra şerîf ve seyyidlerin en büyük âmirine "alemdâr" denirdi. Şerîf olan alemdâr bir muharebe esnasında ordu ile beraber götürülecek sancağı şerîfi taşımakla görevliydi. Sancağı şerîfin gidiş ve gelişinde nakibu'l-eşrâf ile şerîf ve seyyidler de sancak merasimine iştirak ederlerdi .<br />
<br />
Osmanlıların ilk devirlerinde "şecere-i tayyibe" denilen nakibü'l-eşrâf defterinde şerîf ve seyyid sayısı çok değildi. Fakat sonraları şerîf ve seyyidlerin imtiyaz muafiyetlerinden istifade etmek maksadıyle ve uydurma şecere ve şahidlerle bir çok kişi nakîbü'l-eşrâf defterine kayd olmuşlardır. el-Heytemî ve en-Nabhânî gibi zatların fetvâlarına güvenerek sonraları pek çok kimse kendilerinin şerîf olduklarını iddia etmişler ve buna da itiraz edilmeyerek deftere kaydolunmuşlardır. Bu fetvâlar şöyledir: "Bir kimsenin şerifliğinde şüphe olunduğunda, onun şerif olmadığını isbat edecek ve şeceresine itiraz olunacak bir delîl ve vesika yoksa ve nesebini iyice bilmeden onu yalancılıkla itham etmemek lâzımdır" (İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadisiyye, 27 vd. 122, Kahire, 1329; en-Nebhânî, eş-Şerefü'lMüebbed li-Âl-i Muhammed, 46, Kahire, 1318).<br />
<br />
Şerîf ve seyyidlerin sadaka almaları haram sayılmış ve yasaklanmıştır. Çünkü sadaka malın kiridir; nesl-i pâk-i nebevî'nin alması yakışık almaz.<br />
<br />
Hârûn Reşid ve Me'mun devirlerinde şerîf ve seyyidler yeşil cübbe giyerler ve yeşil sarık sararlardı. Bu usûl Abbasî devletinin sonlarına doğru terk olunmuştu. Sonraları Memlûklü hükümdarı Melik Eşref'in emriyle 773/1371'de şerîflerin halk tarafından tanınıp hürmet edilmeleri için başlarına yeşil sarık sarmaları veya yeşil bir alâmet koymaları emr edilmişti. Bu âdet, Osmanlı memleketlerinde de aynen kabûl edilmişti.<br />
<br />
Bir kısım şerîflere ve bunların evlâd ve torunlarına devlet iktidarı da nasîb olmuştur:<br />
<br />
Hz. Hasan'ın torunu İdris b. Abdullah, Fas'ta 789-974 m. yılları arasında devam eden İdrîsîler devletini kurmuştur. İdris b. Abdullah'ın soyundan gelen şerîflere İdrîsîler denilir. İdrîsîler önce Abbâsî devletine sonra Endülüs Emevî devletine tâbi olmuşlar, 40 yıl da Fatımlere bağlı kalarak İdrîsler devletinin hükümdarlığını yapmışlardır. Son melikleri el-Hasan b. Künûn m. 974'e kadar hükümdarlık yapmıştır. Fas şehrini İdrîsler kurmuştur. Endülüs Emevleri Fas'ı İdrîsîler'den alarak devletlerini ortadan kaldırmıştır.<br />
<br />
Fas'ta, Hz. Hasan'ın torunu Muhammed en-Nefs ez-Zekiyye neslinden olanlara İdrîsîler'den ayırd etmek için Hasenî denilmiştir. m. 16.asırda Fas'a gelen şerîf Mülay Zidân b. Ahmed'in oğullarından Sa'd b. Ebî Bekir oğulları olan Sa'dler, burada berberî hanedânını devirerek idareyi ele geçirmişler (1555) ve 1664 m. yılına kadar Fas'ın hükümdarları olmuşlar ve Osmanlı İmparatorluğuna da bağlılık göstermişlerdir.<br />
<br />
Mekke emirliği hicrî 4. asrın ortalarında (346/952)'de şerîflerin eline geçmiştir. Mekke'de ilk defa emir olan şerîf Musâ b. Abdullah'tır. Musâ b. Abdullah'ın neslinden gelen şerîflerin sonuncusu Şükr'ün çocuk bırakmadan vefatı üzerine (453/1061), Yemen hükümdarı, şerîflerden Ebû Hâşim Muhammed'i 455/1063'de Mekke emirliğine ta'yin etti. Ben Fuleyta denilen Ebû Hâşim ailesinden sonra Mekke emirliği 598/1200'de yine şerîflerden Yenbû emiri Ebû Aziz Katâde b. İdrîs'in eline geçti. Eyyûbler, Memlûklüler ve Osmanlılar devrinde de Mekke emirliği Katâde'nin torunları elinde kalmıştır. Eyyûbiler ve Memlûklüler'den sonra Osmanlılar da kendi hakimiyetleri altında kalmak şartıyla aynı ailenin Mekke emirliklerini tanımışlardır. Katâde'nin neslinden gelen şerifler Vehhâbîlerin 1343/1924'te Hicaz'ı işgal etmelerine kadar Mekke emirliklerinde kalmışlardır. Birinci Dünya Harbi esnasında Şerîf Hüseyin İngilizlerle anlaşarak isyân edince, emirlik bundan alınarak yerine Şerîf Ali Haydar Paşa vezirlik rütbesiyle Mekke emirliğine ta'yin edilip gönderilmiştir. Ali Haydar Paşa isyân sebebiyle Mekke'ye girememiş, bir müddet Medine-i Münevvere'de kalmış ve nihâyet 1917'de İstanbul'a dönmüştür. Bu tarihte de Hicâz Osmanlı idaresinden tamamen çıkmıştır. 8 Mayıs 1919'da hey'et-i vükelâ kararı ve irade-i seniyye ile Ali Haydar Paşa'nın emirlik unvanı kaldırılmak suretiyle Osmanlı tarihinin dört asırdan fazla süren Mekke emirliği dönemi kapanmıştır.<br />
<br />
Muhterem bir zat olan Şerif Ali Haydar Paşa'nın hayatı Türkler arasında geçmiştir. 1935'te Beyrut'ta vefat etmiştir (bk. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, Ankara 1972, 4, 16, 141-145).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Muhiddin BAĞÇECI)</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Hasan'ın torunlarına "şerîf" Hz. Hüseyin'in torunlarına da "seyyid" denilmesi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİF:</span></span> Lügatta yükseklik, şeref, necabet, asalet, izzet, mecd, yüksek olma, makam ve mertebesi yüce olmak, manevi yükseklik ve ululuk; yüksek yer anlamlarına gelen şeref ve şerafet kelimelerinden türemiş mübalağa ile ismi fail. Çoğulu; eşrâf ve şürefâ, müennesi ise şerifedir. Bunun da çoğulu; şerîfat ve şerâifdir. Ulu ve şerefli, şanlı ve şöhretlilere, özellikle baba ve dedeleri ulu ve yüksek olanlara denilir. Bir memlekette, kendilerine kabile ve şehrin maslahatlarının idaresi verilmiş asîl aile reislerine, makam ve mevkii yüksek, söz sahibi ve nüfuzlu kimselere denir. Bir yerde içtimâi mevkii yüksek olanlara da bu kelimenin çoğuluyla eşrâf denilir.<br />
<br />
İslâm'a göre şerif müttakî olandır; Allah'tan korkup haramlardan her zaman sakınan, Allah'ın emirlerini yerine getirendir:<br />
<br />
    "Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz, Allah'tan en çok korkanınızdır." (Hucurât, 49/13).<br />
<br />
Zira, ruhlar en çok takvâ (Allah korkusu) ile ve manevî meziyetlerle şeref kazanır, şahıslar bununla yükselir.<br />
<br />
İslâm Tarihinde şerîfin özel anlamda kullanışı:<br />
<br />
Abbasiler zamanına kadar şerif ve çoğulu eşraf, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ceddi Hâşim'den gelenler Hâşimoğulları (Benî Hâşim'e) ve Ebû Talib oğulları için kullanıyordu; özellikle Hz. Hasan ve Hüseyin'e ve bunların çocuklarına deniliyordu. Çünkü Resûlüllah'ın kızı ve Hz. Fatma'nın oğulları soy sop bakımından Resûlüllah'a irca' olunması itibariyle öncelik hakkına sahiptir ve bunlara Resûlüllah'ın (s.a.s) oğulları ve torunları denilmiştir. Resûlüllah da takvaca olduğu gibi haseb ve nesebçe de insanların en üstünüdür.<br />
<br />
Abbasiler zamanında şeriflik ünvanı Ali b. Ebî Talib (r.a) ile Peygamberimizin amcası Abbâs'ın torunlarına (Âl-i Alî ve Âl-i Abbâs'a) tahsis edildi.<br />
<br />
Fatımîler devleti zamanında (910-1171 m) Mısır'da şerif unvanı Hz. Ali'nin Fatıma (radıyallahü anha)'dan doğan çocukları Hz. Hasan'la Hz. Hüseyin'in torunlarına tahsis edilmişti. Bu zatların torunlarına "şerîf" denilirdi. Fatımîlerden sonra İslâm âleminde Hz. Hasan'ın torunlarına "şerîf" Hz. Hüseyin'in torunlarına da "seyyid" denilmesi yaygınlaşmıştır. Bazı İslâm memleketlerinde bu ünvan Hasenî (Hz. Hasan'ın torunlarına) ve Hüseynilere alem olmuştur. Bazı yerlerde Zeyneb binti Ali'nin torunlarına da nadiren şerîf denildiği olmuştur. Memlüklülerden itibaren Osmanlılar dahil İslâm memleketlerinin pek çoğunda Hz. Hasan'ın neslinden gelenlere "şerîf" denilmiştir. Şerîf'in kız olan çocuklarına "şerîfe", seyyidin kız olan çocuklarına da "seyyide" denilirdi.<br />
<br />
Bir şerif veya seyyid'in hanımı seyyi'de veya şerîfe olursa, bunlardan doğan çocuğa "es-seyyidü'ş-şerif" veya kısaca seyyid-şerîf denilir.<br />
<br />
Mısır'da şerîf için yapılan vakıftan sadece Hz. Hasan ve Hüseyn'in torunları faydalanmaktaydı. Çünkü tâ Fâtımîler devrinden itibaren yerleşmiş örfe göre eşrâf unvânı sadece Hz. Hasan ve Hüseyn'in ahfâdına münhasır idi (bk. İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadîsiyye, 124, Kahire, 1329).<br />
<br />
Bazı tarihçilere göre, şerîfenin şerîf olmayan kocasından doğan çocuğu şerîf veya şerîfe değildir. Bir kısım âlimlere göre bunlara da şerîf veya şerîfe (kız ise) denilir.<br />
<br />
Tarihte şerîfe ve seyyidelerin, küfüvvü (dengi) olmayanlarla evlenmeleri çok az olmuştur. Şerîf veya seyyid olmayan bir kimse bir şerîfe ile ancak onu kırmamak ve hiç incitmemek ve onun arzularına göre hareket etmek şartıyla evlenebilirdi. İslâm tarihinde Emeviler devri ve Abbâslerin Halife Mansûr dönemi hariç Hz. Hasan ve Hüseyin ahfadına hürmetle muamele olunmuştur.<br />
<br />
Şerîf ve seyyidlere daima sevgi ve saygıyla muamele edilmelidir. Özellikle bunların dindar ve âlim olanlarına son derece hürmetle riayet olunmalıdır. Çünkü Hz. Peygambere (s.a.s) ve onun akrabasına karşı duyulan saygı bunu gerektirir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (s.a.s)'in (soyu) nesli Hz. Hasan ve Hüseyin'in nesillerinden devam etmiştir. Kur'an'ı Kerîm'de "De ki: Bu tebliğime karşı akrabalıkta sevgiden başka hiç bir mükâfât istemiyorum." (Şûrâ, 42/23) buyurulur. Bu âyet-i kerimede zikredilen akrabalık (el-kurbâ) dan murad, bazı âlimlere göre Resûlüllah (s.a.s)'e olan akrabalıktır. Onun yakın akrabası da Fâtıma, Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin'dir. Bazılarına göre Benî Hâşim (Hâşim oğulları)'dir. Bazı âlimler de bu akrabalığı Resûl-i Ekrem'e akraba olan Kureyş batınlarına teşmil etmişlerdir (Beyzâvî, Medârik).<br />
<br />
Osmanlılar, şerîf ve seyyidlere o kadar saygı göstermişler ve öyle güzel muamele etmişlerdir ki, Abdülmecid devrinde (1839-1861) Mekke şerîflerinden Abdülmuttalib isyân ederek müstakil bir devlet kurmak istemiş ve yüzlerce Müslümanın kanının dökülmesine sebep olmuştu. Yakalanınca bu şerîf afv edilmiş ve İstanbul'daki konağında oturmasına müsaade edilmişti. Fakat II. Abdülhamid (1876-1909), isteği ve arzusu üzerine kıramayarak bunu tekrar Mekke emirliğine ta'yin etmiştir (bk. Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, 1-12, Cüz 101-148. Yayınlayan Cavid Bavsun, Ank. 1986; İsmail Hakkı Uzunçarşıı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, 128-136, Ank. 1972).<br />
<br />
Abbasîler devrinden itibaren nikâbet-i eşrâf (nakîbu'l-eşrâflık) müessesesi ihdâs olunmuştur. Abbâsî ve Tâliblerden olan eşrâf çok defa aralarından neseb ilmini iyi bilen birisini seçerlerdi. Buna nakîb denilirdi. Meselâ Al-i Alî'den 260/874'te vefat eden Ali b. Muhammed b. Ca'fer el-Himnânî, Küfe'de nakîb idi. Nakîb'in vazifesi, Hz. Hasan ve Hüseyin'e aid nesebnâmelerin sıhhatini ta'yin ve tesbit etmek ve bir asâlet listesi tutarak eşrâf'ın doğum ve ölüm tarihlerini kaydetmek idi. Nakibü'l-eşrâflık Abbâsîlerde olduğu gibi Memlüklüler ve Osmanlılarda da devam etti. Osmanlı devletinde nakbu'l-eşrâflık Yıldırım Bayazîd (1389-1402) zamanında teşekkül eylemiştir. Emîr Buhârî'nin talebelerinden Seyyid Ali Nettâc b. Muhammed, Osmanlı memleketlerindeki şerîf ve seyyidlere nakb tayin edilmiş ve Bursa'da yaptırılan İshakıyye zâviyesinin tevliyeti, kendisinden sonra evlâdına geçmek üzere ona verilmiştir. Nakbliğe Ankara Muharebesinden (1402) sonra bir müddet ara verilmişse de bu makama Seyyid Ali Nettâc'ın ölümünden sonra oğlu Seyyid Zeynelâbidîn ta'yin edilmişti. Önceleri bunlara nakibu'l-eşrâf denilmeyip "nazır" denilmişti. Sonraları bu makama ta'yin edilen Seyyid Mahmûd, Arabistan, Mısır ve Sûriye'de eşrâf'ın nesebini tesbit işiyle meşgul olanlara nakibu'l-eşrâf denildiğini duymuş olduğundan, teklifi üzerine bu hizmet sahibine bu unvân verilmiştir.<br />
<br />
Memlüklüler devleti ve Osmanlılar'da nakibu'l-eşrâf devlet merkezinde oturur, şerîf ve seyyidlere nezâret eder, onların şecerelerini öğrenerek zabt ve kaydederdi. Şehir ve kasabalarda nakibu'l-eşrâf kaymakamlıkları vardı. Nakibü'l-eşraf kaymakamları da şerif ve seyyidlerin doğum ve ölüm tarihlerini kaydederler ve onların diğer bütün işleriyle meşgul olurlardı. Seyyid ve şerîflerin ahlâka aykırı hareket edenlerini cezalandırırlardı. Nakibü'l-eşrâf kaymakamlarının, ta'yin, azil ve tebdilini merkezde oturan nakbü'l-eşrâf yapardı. Osmanlılarda nakbü'l-eşrâftan sonra şerîf ve seyyidlerin en büyük âmirine "alemdâr" denirdi. Şerîf olan alemdâr bir muharebe esnasında ordu ile beraber götürülecek sancağı şerîfi taşımakla görevliydi. Sancağı şerîfin gidiş ve gelişinde nakibu'l-eşrâf ile şerîf ve seyyidler de sancak merasimine iştirak ederlerdi .<br />
<br />
Osmanlıların ilk devirlerinde "şecere-i tayyibe" denilen nakibü'l-eşrâf defterinde şerîf ve seyyid sayısı çok değildi. Fakat sonraları şerîf ve seyyidlerin imtiyaz muafiyetlerinden istifade etmek maksadıyle ve uydurma şecere ve şahidlerle bir çok kişi nakîbü'l-eşrâf defterine kayd olmuşlardır. el-Heytemî ve en-Nabhânî gibi zatların fetvâlarına güvenerek sonraları pek çok kimse kendilerinin şerîf olduklarını iddia etmişler ve buna da itiraz edilmeyerek deftere kaydolunmuşlardır. Bu fetvâlar şöyledir: "Bir kimsenin şerifliğinde şüphe olunduğunda, onun şerif olmadığını isbat edecek ve şeceresine itiraz olunacak bir delîl ve vesika yoksa ve nesebini iyice bilmeden onu yalancılıkla itham etmemek lâzımdır" (İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva'l-Hadisiyye, 27 vd. 122, Kahire, 1329; en-Nebhânî, eş-Şerefü'lMüebbed li-Âl-i Muhammed, 46, Kahire, 1318).<br />
<br />
Şerîf ve seyyidlerin sadaka almaları haram sayılmış ve yasaklanmıştır. Çünkü sadaka malın kiridir; nesl-i pâk-i nebevî'nin alması yakışık almaz.<br />
<br />
Hârûn Reşid ve Me'mun devirlerinde şerîf ve seyyidler yeşil cübbe giyerler ve yeşil sarık sararlardı. Bu usûl Abbasî devletinin sonlarına doğru terk olunmuştu. Sonraları Memlûklü hükümdarı Melik Eşref'in emriyle 773/1371'de şerîflerin halk tarafından tanınıp hürmet edilmeleri için başlarına yeşil sarık sarmaları veya yeşil bir alâmet koymaları emr edilmişti. Bu âdet, Osmanlı memleketlerinde de aynen kabûl edilmişti.<br />
<br />
Bir kısım şerîflere ve bunların evlâd ve torunlarına devlet iktidarı da nasîb olmuştur:<br />
<br />
Hz. Hasan'ın torunu İdris b. Abdullah, Fas'ta 789-974 m. yılları arasında devam eden İdrîsîler devletini kurmuştur. İdris b. Abdullah'ın soyundan gelen şerîflere İdrîsîler denilir. İdrîsîler önce Abbâsî devletine sonra Endülüs Emevî devletine tâbi olmuşlar, 40 yıl da Fatımlere bağlı kalarak İdrîsler devletinin hükümdarlığını yapmışlardır. Son melikleri el-Hasan b. Künûn m. 974'e kadar hükümdarlık yapmıştır. Fas şehrini İdrîsler kurmuştur. Endülüs Emevleri Fas'ı İdrîsîler'den alarak devletlerini ortadan kaldırmıştır.<br />
<br />
Fas'ta, Hz. Hasan'ın torunu Muhammed en-Nefs ez-Zekiyye neslinden olanlara İdrîsîler'den ayırd etmek için Hasenî denilmiştir. m. 16.asırda Fas'a gelen şerîf Mülay Zidân b. Ahmed'in oğullarından Sa'd b. Ebî Bekir oğulları olan Sa'dler, burada berberî hanedânını devirerek idareyi ele geçirmişler (1555) ve 1664 m. yılına kadar Fas'ın hükümdarları olmuşlar ve Osmanlı İmparatorluğuna da bağlılık göstermişlerdir.<br />
<br />
Mekke emirliği hicrî 4. asrın ortalarında (346/952)'de şerîflerin eline geçmiştir. Mekke'de ilk defa emir olan şerîf Musâ b. Abdullah'tır. Musâ b. Abdullah'ın neslinden gelen şerîflerin sonuncusu Şükr'ün çocuk bırakmadan vefatı üzerine (453/1061), Yemen hükümdarı, şerîflerden Ebû Hâşim Muhammed'i 455/1063'de Mekke emirliğine ta'yin etti. Ben Fuleyta denilen Ebû Hâşim ailesinden sonra Mekke emirliği 598/1200'de yine şerîflerden Yenbû emiri Ebû Aziz Katâde b. İdrîs'in eline geçti. Eyyûbler, Memlûklüler ve Osmanlılar devrinde de Mekke emirliği Katâde'nin torunları elinde kalmıştır. Eyyûbiler ve Memlûklüler'den sonra Osmanlılar da kendi hakimiyetleri altında kalmak şartıyla aynı ailenin Mekke emirliklerini tanımışlardır. Katâde'nin neslinden gelen şerifler Vehhâbîlerin 1343/1924'te Hicaz'ı işgal etmelerine kadar Mekke emirliklerinde kalmışlardır. Birinci Dünya Harbi esnasında Şerîf Hüseyin İngilizlerle anlaşarak isyân edince, emirlik bundan alınarak yerine Şerîf Ali Haydar Paşa vezirlik rütbesiyle Mekke emirliğine ta'yin edilip gönderilmiştir. Ali Haydar Paşa isyân sebebiyle Mekke'ye girememiş, bir müddet Medine-i Münevvere'de kalmış ve nihâyet 1917'de İstanbul'a dönmüştür. Bu tarihte de Hicâz Osmanlı idaresinden tamamen çıkmıştır. 8 Mayıs 1919'da hey'et-i vükelâ kararı ve irade-i seniyye ile Ali Haydar Paşa'nın emirlik unvanı kaldırılmak suretiyle Osmanlı tarihinin dört asırdan fazla süren Mekke emirliği dönemi kapanmıştır.<br />
<br />
Muhterem bir zat olan Şerif Ali Haydar Paşa'nın hayatı Türkler arasında geçmiştir. 1935'te Beyrut'ta vefat etmiştir (bk. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, Ankara 1972, 4, 16, 141-145).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Muhiddin BAĞÇECI)</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["Fotoğraflı e-kartı kimlik olarak kullanabilir miyim?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=38909</link>
			<pubDate>Thu, 19 Jun 2025 16:59:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=38909</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Fotoğraflı e-kartı kimlik olarak kullanabilir miyim?</span></span><br />
<br />
Tıpkı kredi kartı boyutundaki ehliyet gibi, fotoğraflı e-kart da resmi bir fotoğraflı kimlik belgesi değildir. Bir e-kartın (fotoğraflı veya fotoğrafsız) belirli bir durumda kimlik olarak kullanılıp kullanılamayacağı, tamamen ilgili kurumun veya kontrol eden kişinin inisiyatifindedir. Sosyal güvenlik kurumunun bu konuda bir yetkisi yoktur. Kimlik olarak kullanım, işlemin önemine bağlı olarak değişir – bazı kurumlar daha önceden fotoğrafsız e-kartları yaş kanıtı veya kimlik belgesi olarak kabul etmiştir.<br />
<br />
Sosyal güvenlik alanında ise e-kart kimlik doğrulaması için kullanılabilir."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kann ich die e-card mit Foto als Ausweis verwenden?</span></span><br />
<br />
Genauso wie der Scheckkartenführerschein ist die e-card mit Foto kein amtlicher Lichtbildausweis. Ob eine e-card (mit oder ohne Foto) in einem konkreten Fall als Ausweis verwendet werden kann, liegt allein in der Entscheidung der betroffenen Stelle bzw. der kontrollierenden Person. Die Sozialversicherung hat darauf keinen Einfluss. Die Verwendung als Ausweis wird davon abhängen, wie wichtig die jeweilige Angelegenheit ist – es gibt Stellen, die schon bisher e-cards auch ohne Foto als Altersnachweis oder Identitätsbeleg akzeptiert haben.<br />
<br />
Im Bereich der Sozialversicherung kann die e-card als Identitätsnachweis verwendet werden.<br />
<br />
Kaynak<br />
<br />
<a href="https://www.chipkarte.at/cdscontent/?contentid=10007.858463&amp;portal=ecardportal#KannichdieecardmitFotoalsAusweisverwenden858463" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.chipkarte.at/cdscontent/?con...nden858463</a><br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Fotoğraflı e-kartı kimlik olarak kullanabilir miyim?</span></span><br />
<br />
Tıpkı kredi kartı boyutundaki ehliyet gibi, fotoğraflı e-kart da resmi bir fotoğraflı kimlik belgesi değildir. Bir e-kartın (fotoğraflı veya fotoğrafsız) belirli bir durumda kimlik olarak kullanılıp kullanılamayacağı, tamamen ilgili kurumun veya kontrol eden kişinin inisiyatifindedir. Sosyal güvenlik kurumunun bu konuda bir yetkisi yoktur. Kimlik olarak kullanım, işlemin önemine bağlı olarak değişir – bazı kurumlar daha önceden fotoğrafsız e-kartları yaş kanıtı veya kimlik belgesi olarak kabul etmiştir.<br />
<br />
Sosyal güvenlik alanında ise e-kart kimlik doğrulaması için kullanılabilir."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kann ich die e-card mit Foto als Ausweis verwenden?</span></span><br />
<br />
Genauso wie der Scheckkartenführerschein ist die e-card mit Foto kein amtlicher Lichtbildausweis. Ob eine e-card (mit oder ohne Foto) in einem konkreten Fall als Ausweis verwendet werden kann, liegt allein in der Entscheidung der betroffenen Stelle bzw. der kontrollierenden Person. Die Sozialversicherung hat darauf keinen Einfluss. Die Verwendung als Ausweis wird davon abhängen, wie wichtig die jeweilige Angelegenheit ist – es gibt Stellen, die schon bisher e-cards auch ohne Foto als Altersnachweis oder Identitätsbeleg akzeptiert haben.<br />
<br />
Im Bereich der Sozialversicherung kann die e-card als Identitätsnachweis verwendet werden.<br />
<br />
Kaynak<br />
<br />
<a href="https://www.chipkarte.at/cdscontent/?contentid=10007.858463&amp;portal=ecardportal#KannichdieecardmitFotoalsAusweisverwenden858463" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.chipkarte.at/cdscontent/?con...nden858463</a><br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İradenin zaman yönetimine tesiri nedir; insan ancak zamanı yöneterek hayatını gerçekt]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=38734</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:12:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=38734</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İradenin zaman yönetimine tesiri nedir; insan ancak zamanı yöneterek hayatını gerçekten yönetebilir mi?</span></span><br />
<br />
İradenin zaman yönetimine tesiri nedir; insan ancak zamanı yöneterek hayatını gerçekten yönetebilir mi?<br />
<br />
Ancak irâdeli bir insan zamanını yönetebilir. Hayatı bir film sahnesi gibi düşünürsek; irâde sahibi olanlar, filmin yönetmen koltuğunda oturuyorlar demektir. Ne zaman ne yapacaklarına kendileri karar verirler. Senaryoda beklenmeyen bir gelişme olsa da zihinleri irâde manevrasına sahip olduğu için, hızla, “Âcil Durum Zaman Yönetimi Plânı” yaparlar. Vakit kaybetmeden hayat senaryolarını dolu dolu yaşamaya devam ederler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İRADENİN ZAMAN YÖNETİMİNE TESİRİ</span></span><br />
<br />
İrâdeli insan, zaman kontrolünü elinde tutan insandır. Zaman kontrolünü kaybeden kişinin ise hayatı ellerinden kayıp gider.<br />
<br />
 Zaman yönetimi üzerinde irâdemiz olması için öncelikle bir meşguliyetimiz olmalıdır. Rüzgârın tesiriyle savrulan yaprak gibi, içinde bulunduğu zaman diliminin onu sürüklediği yerlere giden bir insanın, zamanını yönetebilecek seviyede irâde sahibi olduğundan bahsedemeyiz. Böyle insanlar genelde,<br />
<br />
“-Akşama kadar koşturdum, ama ne yaptığımı da bilmiyorum!” derler.<br />
<br />
İşi olmayan adama “boş adam” gözüyle bakıldığından dolayı ona daha çok iş verirler. Ve artık o kişinin kendi zamanı üzerinde irâdesi kalmamıştır. Bununla birlikte:<br />
<br />
“-İşim var, yoğunum!” diyerek önceliklerini belirten insanlara saygı duyulur. Onlardan bir şey istemekten imtinâ edilir. Çünkü o kişiler, kendi zamanları üzerinde bir irâde sahibidirler, zamanlarına saygı duyarlar. Başkalarının zamanımıza saygı duymasını istiyorsak, bunu önce kendimiz yapmalıyız. Zaman, başıboşluğu ve gelişigüzelliği kabul etmeyecek kadar saygın bir kavramdır.<br />
Zaman Yönetimi Üzerinde İrâdeyi Zayıflatan Faktörler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belirsizlik:</span></span><br />
<br />
Belirsizlik bazen iyidir, fakat çoğu zaman iyi değildir. Hepimizin mâlumu, beynimiz nöronlara iletilen elektrik uyarılarıyla çalışır. Önceden belirlenen, adı konulan, tarihi belirlenmiş işlerde beyin, nöronlara önceden sinyal gönderir. Sinyalleri alan nöronlar da o işin vakti gelinceye kadar hazırlık yapar. İşin vakti geldiğinde ise kolaylıkla onu hazmeder ve uygular. Ne zaman gerçekleştirileceği belli olmayan işlerde ise, nöronlara bir anda elektrik yüklemesi yapıldığı için, kişi sonrasında kendini çok yorulmuş hisseder ve zorlanır.<br />
<br />
Beyni en çok rahatlatan ve sükûnete erdiren, kaygıyı azaltan, kişiyi dikkat dağınıklığı ve telâştan kurtaran faaliyet “yazmak”tır. Başarılı olmuş bütün insanların hayatında “yazı” vardır. Yazıdan kastettiğimiz şeyler, farklı farklıdır: Meselâ basit bir yapılacaklar listesi, duygular, plânlar, alışveriş listesi… Her şey bu yazı unsurunun içine girebilir. Yazıyla hayatını tanzim etmeyi öğrenmiş kimselerin hayatında gelişigüzellik göremezsiniz.<br />
<br />
Yazı, beynin rahatlama ve manevra alanıdır. Orada, yaşanan belirsizlikleri netleştirerek irademize yön veririz.<br />
<br />
Şimdi düşünelim, sizce de “akışa bırakma” durumu, günümüzde biraz yanlış anlaşılmıyor mu? Birçoğumuz tevekkül ederken devesini bir yere bağlamayı unutuveriyor. Oysa tevekkülün net bir tavrı vardır: “Deveyi önce sağlam kazığa bağla!” Bazılarımız da Nasreddin Hoca gibi göle maya çalıp sonra, “Ya tutarsa…” dedik. Ancak biz Nasreddin Hoca’nın “Ya tutarsa..” ön kabulüne uymaya devam ederken, tutmasa bile aldırış etmeden yaşamaya devam dedik. Bütün davranışların, faaliyetlerin kaynağı kaderden bilinip insan irâdesi neredeyse yok sayılmaya başlandı. Bu noktada insanın irâdesini inkâr eden Cebriye’ye zaman zaman bilinçsizce kayıldığını düşünüyorum.<br />
<br />
Olmayacak işlere gönül verenimiz, kısa yoldan zengin olmak isteyenimiz, çok çalışmadan kazanmak isteyenimiz çoğaldı. Bunların hepsi göle maya çalmaktır. Göle maya çalanımız çoğaldıkça yurdumuzda belirsizlik enerjisi de arttı. Gençlerin çoğunun zihninde zengin, konforlu, rahat yaşayayım düşüncesi hâkim olmaya başladı. “Başarılı ve kaliteli insan olmak için nasıl, ne kadar çalışmalıyım?” sorusu ise azaldı.<br />
<br />
Zenginliğe ya da neticeye odaklanmak büyük resmi görememektir. Büyük resmi göremeyen birinin ise, zamanı üzerinde irâdesi olmaz. Belli bir noktaya o kadar zoom yapılmıştır ki, artık resmin bütünü görülmez olmuştur. Kamerası detaylara ayarlı olduğu için büyük resimde flu fotoğraflar çeker.<br />
<br />
Bir fotoğraf makinesi düşünelim. Belli bir yere zoom yaptıkça piksel piksel zorlanmalarını duyarsınız. O kadar çok neticeyi ya da istediği şeyi görmeye çalışıyordur ki, artık yorulmuş hisseder. Hayatın kalanı onun için fludur, belirsizdir.<br />
<br />
Kaçımız hayatımızı uzaktan çekilmiş flu bir fotoğraf gibi hissediyoruz? Peki, hangimiz hayatımızın her alanını kontrol etmek istiyor ve piksel piksel her karesini zoomluyoruz? İkisi de uç noktadır, ikisi de yorar. Her alanını zoomlamak ve her detaya hâkim olmayı istemek de kişiyi mekanikleştirir. Artık ânî gelişen hâdiselere tepki veremez, çözüm üretemez hâle gelir kişi… Ya da ânî gelişen bir hâdise -mutlu olacağı bir şey olsa bile- zihni her şeyi tahmin etmeye ve kontrol altına almaya alıştığı için, mutluluk hormonları yeterince salgılanmaz.<br />
<br />
Burada bize düşen, büyük resim ile küçük resim farkını görmektir. Herkesin hayatında büyük resim belli olmalıdır. Kişi kendine “Ben ne yapıyorum? Hayattan ne istiyorum? Hayata ne katabilirim?” sorularını sormalıdır. Bu soruyla bağlantılı olarak hayatının beş, on ve yirmi sene olmak üzere plân ve hedeflerini yapmalıdır.<br />
<br />
Yapılan araştırmalarda insanların herhangi bir rahatsızlığı tespit edilmemiş olmasına rağmen emekli olduktan sonra bazı ânî ölümler saptanmıştır. Ölen insanlar farklı yaş aralıklarında olan kişiler… Hayatlarına bakıldığında ortak paydanın şu olduğu görülüyor: “Yapacak hiçbir işlerinin kalmamış olması.” Uzun yaşamak istiyorsanız beyninize uzun vâdede plânlar ve yaşama sebebi vermeniz gerekiyor. Plânları olan beyin kendini genç, dinamik ve aktif tutar. Hayatına dair tahmini ve hedefi olmayan bir insan, kendinden ve hayatından bîhaber demektir.<br />
<br />
Belirsizliğe kapıldığımız anlarda, kendimizi çıkışı olmayan bir girdabın içinde savruluyor gibi hissederiz. Durup renkleri birbirinden ayırana ve “Burada ne oluyor?” diye sorana kadar, zihnimizin içinde dönmeye devam ederiz. “Belirsizlik” beyni en çok yoran tesirdir. O kadar kötü görülmüştür ki, atalarımız, “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” diyerek durumun vahâmetini ortaya koymuşlardır.<br />
<br />
Şimdi de yazının başında bahsettiğimiz, bazen iyi olan belirsizlikten söz edelim. Bu durum, zamanı plânlama dışında bir belirsizliktir. Kendisi, ailesi ve çevresiyle ilgili her şeyi (duygular da dâhil) kontrol etme ve zoomlama arzusu diyebiliriz. Hayatı fazla kontrolü altına almak isteyen insanlar, aslında bir yönden kendilerine ket vurmuş olurlar. Detaylar üzerinde o kadar uğraşırlar ki, artık büyük resmi göremez olurlar.<br />
<br />
Sözün özü, ilişkilerimizin, hobilerimizin, gündelik gelişen ânî hâdiselerin, sporun, evcil hayvanımızın hayatımızda ne kadar yer kaplayacağını bilmeliyiz. Ancak bu tesirlerin detaylarında boğularak, onları hayatımızın merkezi ve gâyesi hâline getirmemeliyiz. Meselâ düğünümüz olacaksa tarihi, nasıl bir yerde olacağı, kaç kişi davet edileceği genel hatlarıyla bilinmeli. Bununla birlikte düğün gününe kadar bütün vakti bu detayları en ince ayrıntısına kadar düşünmekle uğraşarak geçirmemeliyiz. İşte o zaman büyük resim karmaşıklaşır ve hayat, sadece o düğün için yaşanıyormuş gibi hissederiz. Hâlbuki düğün, hayatları birleştirmek için bir vâsıtadır, gâye değildir.<br />
<br />
Hayat bir yolculuktur. Bir menzilden başka bir menzile gidiyorsak, yolculuk güzergâhı harita üzerinde belli olmalıdır. Hangi şehirden diğerine kaç saatte ulaşacağımızı plânlamalıyız. Bununla beraber yolculuğa çıktıktan sonra karşılaşmamız muhtemel olan durumları bütün yönleriyle tahmin etmemizin imkânsız olduğunu da bilmeliyiz. Muhtemel problemler karşısında esnek davranarak yolu değiştirmeden aynı güzergâh üzerinde devam etmeliyiz. Bize düşen, haritayı çizmek, tedbirleri almak… Sonrası, yolculuğun tadını çıkarmak…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kararsızlık:</span></span><br />
<br />
Herkes kendisi için en doğru kararı vermek ister. Hızlı karar verenlerin de, uzun uzun düşünenlerin de ortak noktası, kendileri için “mükemmel olanı” tercih etmek istemeleridir. Karar verme noktasında söyleyebileceğim en net şey şudur: Hiçbir karar kusursuz değildir. Her karar, attığımız her adım, bir risk içerir. Artısının yanında, eksi tarafı da vardır. Bir şeyler kazanırken bir şeyler kaybederiz. Çünkü bir şeyi tercih etmek, başka bir şeyden vazgeçmektir.<br />
<br />
Ne yardan, ne de serden geçemeyenler, sonunda ikisini de kaybetme riskiyle karşı karşıyadır çoğu zaman... Yar sevgilidir, ser de baş… Kendi rahatı ve sevgili arasında o kadar kararsız kalmıştır ki, artık sevgili başka yâre gider, kafası da başka yarda olduğu için bir daha rahat etmez. O aradaki zaman kaybında da giden, kendi ömrüdür.<br />
<br />
Karar vermediğimiz her an, ömrümüzden eksilir. Bu, hangi kıyafeti giyeceğine, ne yiyeceğine karar vermek gibi basit meseleler de olabilir, hangi üniversiteyi tercih edeceğine karar verememek gibi büyük meseleler de olabilir. Çoğu kişi, izleyeceği filmi seçerken izleme süresinden daha fazla vakit harcamaktadır.<br />
<br />
Her sabah en iyi ihtimalle on dakika ne giyeceğinizi düşündüğünüzü varsayalım. Bir ayda toplam beş saat eder. Her gün on beş dakika ne yiyeceğinize karar vermekle geçiyor diye düşünelim, ayda yedi buçuk saat yapar. Senede doksan saat, yaklaşık 4 gün yapar. En iyi ihtimalle yemek ve giyinme ihtiyacınız için yaşadığınız kararsızlıkla ömrünüzden her sene 6,25 gün, elli yıl yaşasanız 312,5 gün kaybediyor olabilirsiniz. Bu misaller çoğaltılabilir.<br />
<br />
Bu sebeple dünyada başarılı olmuş insanların çoğunun gardıroplarına bakıldığında genelde aynı renk, aynı kesim kıyafetler olduğu görülmüştür. Günlük yaşanan kararsızlıkların en basit çözümü, önceden verilen kararlardır. Hafta sonu bir haftalık yemek listesini buzdolabının üzerine asmak, bir haftalık kıyafetini detaylara kadar kombinleyerek askıda hazırlamak, izlenecek filmler, okunacak kitaplar, ziyaret edilecek yerler defteri hazırlamak ve ihtiyaç olduğunda listeden seçmek gibi…<br />
<br />
Aslında hepimiz sık sık film tavsiyeleriyle karşılaşırız. Ancak biz o an izlemeyeceğimiz için dikkate almayız ve gerçekten film izlemeye ihtiyaç duyduğumuzda izleyecek film bulamayız. Bu sebeple tavsiye filmleri bir düzen içinde not etmek, bize epey vakit kazandıracaktır.<br />
<br />
Bir de kararsız kitap kurtları var… Her ay düzenli kitap alışverişi yapıp, hangi kitaptan başlayacağına karar verirken uzun vakit kaybedenler… Bunun için de o anki ihtiyaç ve ruh hâlinizi tespit ederek bir okuma listesi yapabilir ve o listeye göre kitaplarınızı bitirebilirsiniz.<br />
<br />
Günlük hayatta en sık yaşanan kararsızlıklardan bahsettim. Sizler de bu misallere göre kendi özel kararsızlıklarınıza çözümler üretebilirsiniz.<br />
<br />
Peki, ânî gelişen hadise ya da durumlar karşısında ne yapmalıyız? Böyle durumlarda hemen bir durum değerlendirmesi raporu hazırlamalıdır. Önünüze boş bir kâğıt alarak bir tarafına o durumun sizin için “olumlu”, diğer kısmına da “olumsuz” tesirlerini yazabilirsiniz. Yazdığınız bu maddelere puan vermekte fayda var. Çünkü her olumlu, “aynı derecede” olumlu; her olumsuz da “aynı derecede” olumsuz değildir. Çıkan neticeye göre de hızlı bir şekilde karar vermek ve uygulamak gerekir.<br />
<br />
Kararlarımızdan doğan neticenin sorumluluğunu almak da kararı vermek kadar önemlidir. Sorumluluğunu göze aldığımız neticeler bizi yıkmaz. Burada aldığın kararda neyi tercih edip neyden vazgeçtiğini bilmek çok önemlidir. Bir tercih yaptıktan sonra netice olumlu da olumsuz da olsa, geçmişi ya da aldığımız kararı sorgulamayı bırakmalıyız. O ânı ve tercihimizi en iyi hâle nasıl getiririz, onunla ilgilenmeliyiz. Çünkü aldığımız kararlar için yaşadığımız pişmanlık, bizdeki enerjiyi tamamen tüketir.<br />
<br />
“-Evet bunu yaptım. Belki doğru bir karar değildi, ancak bundan sonrası için güzel dersler çıkardım. O yanlış kararı vermesem, bugünkü bana ve şuuruma sahip olamayacaktım!” deyip yola devam etmek gerekir.<br />
<br />
Başarısızlık diye bir şey yoktur, sadece geri bildirim ve tecrübe vardır. Bu kâideyle adım atarsak kararlarımızı çok daha kolay veririz. Böylece hayatımızda zaman kazanırız. Başarılı olmuş bir sinema yönetmenine:<br />
<br />
“-Başarınızı neye borçlusunuz?” diye sorarlar. Yönetmen:<br />
<br />
“-Tecrübelerime borçluyum.” der.<br />
<br />
“-Tecrübelerinizi neye borçlusunuz?” diye sorarlar. Yönetmen:<br />
<br />
“-Tecrübelerimi yanlış kararlarıma borçluyum.” der. Şaşırırlar ve sormaya devam ederler:<br />
<br />
“-Peki efendim, yanlış kararlarınızı neye borçlusunuz?” O da der ki:<br />
<br />
“-Yanlış kararlarımı da yapmış olduğum hatalara borçluyum.”<br />
<br />
Şimdi biraz da bizim için çok önemli olan, büyük kararlardan bahsedelim. Burada durum biraz değişiyor ve “bilenlerle, ehil kimselerle istişare etme” devreye giriyor. Önemli bir karardan önce yapabildiğimiz kadar istişare yapmalı, onlardan uygun olan fikirleri kâğıda yazmalıyız. Daha sonrasında değerlendirme tamamen bize ait olmalıdır.<br />
<br />
İstişârenin neticesi, kararımızda “yüzde kırk dokuz” tesire sahip olmalıdır. Çünkü sağlıklı fertler, kendisi için en doğru kararı verir. Doğumundan itibaren yaşadığı bütün yolculuğa, insanın bizzat kendisi şahitlik etmiştir. Başkaları ise kendi tecrübelerini göre, kişinin durumunu değerlendirir. Elbette burada soğukkanlı ve tarafsız bakacak uzmanlardan yardım almakta fayda var. Uzman kişiler, kişinin gerçekten ne istediğini ortaya çıkaracak çalışmalar yapar ve netlik kazandırır. Çünkü bazen o kadar fazla “dış sese” mâruz kalırız ki, ne istediğimizi duyamaz hâle geliriz. Hayatımız için gerçekten önemli kararlar aldığımız dönemlerde, bizi tanımayan ve duruma büyük resimden bakabilen uzmanlarla çalışmak önemli, diye düşünüyorum. Zaten doğru kararları vere vere, karar verme sisteminin nasıl işlediğini öğreneceğiz. Ve zamanla ihtiyacımız kalmayacak.<br />
<br />
Çalıştığımız birçok arkadaşın da okudukları üniversiteleri, âileleri öyle istediği için tercih etmiş olduğunu gördüm. Alanlarında çok başarılı ve istedikleri bölüme puanları yeten kişilerdi. Okullarını tamamlamış olmalarına rağmen hâlâ âilelerine kızgınlardı ve hâlâ pişmanlık yaşıyorlardı. Bazıları diplomayı ailesinin önüne atıp hayallerinin peşinden gitmiş, bazıları ise âilesinin istediği bölümde devam ediyordu. Elbette kendi istek, arzu ve hayallerini çocuklarına dikte etmeyen; onların mizaç, düşünce ve meyillerini göz önünde bulundurarak onları edindikleri tecrübelerle hayata hazırlayan anne-babaları bu söylediklerimizden istisna tutmak gerekir.<br />
<br />
Netice itibariyle bu hayat, sizin hayatınız ve kararlarınızla kimseyi tatmin etmek durumunda değilsiniz. Başkasının kararları üzerinde başarılı olmak gerçekten zordur. Unutmayın, aldığınız her karar ömrünüzden biraz daha vermektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erteleme:</span></span><br />
<br />
Herkesin “işleri erteleme sebepleri” birbirinden farklıdır. Ancak herkesin işleri ertelemesi, iş üzerindeki irâdesini neredeyse aynı oranda zayıflatır. Ve zaman açısından ciddî kayıplara sebep olur.<br />
<br />
İşlerini kusursuz yapmak isteyenler, mükemmel ânı ya da mükemmel olmayı bekleyerek erteler. Bu kişiler, bütün detayları ve sonraki adımları hesapladıkları için bir türlü işe başlayamazlar.<br />
<br />
İnsanları seven, espriler yapan, sosyal kişilerin kafası çok dağınık olabildiği gibi, çoğu zaman da programsızdırlar, bu yüzden çoğu işlerini ertelemek zorunda kalırlar.<br />
<br />
Bir de kafalarına koyduklarını yapan, güçlü, otoriter ve lider yapıda insanlar vardır. Onlar için de bir işi ertelememeleri için, o işin çok önemli olması gerekir. Yani liderler de kendileri için önemsiz olan işleri ertelerken önemli olan işleri hemen yaparlar.<br />
<br />
Erteleme gibi önemli bir konu hakkında herkesin kendi şahsî sebebini bularak ya kendi ya da bir uzman yardımıyla o problem için çözümler üretmesi önemlidir. Bir de genel, herkesin uygulayabileceği çözümler vardır, hep beraber onlara göz atalım.<br />
<br />
Başarılı insanların hayatlarında belli bir program ve düzenin var olduğunu biliriz. Ancak bilmediğimiz bir şey vardır: Onların da zaman zaman bazı şeyleri erteleyerek son âna bıraktıkları… Onları başarısız insanlardan ayıran, kurban psikolojisine girmeden, erteleseler de durumu kurtarmalarıdır.<br />
<br />
Evet, birçok şeyi, belki de çok önemli şeyleri ertelemiş olabiliriz, ama bu durum hemen işe koyulmamız için engel değildir. “Zararın neresinden dönülse kârdır!” demiş atalarımız… Bu, hem çok doğru, hem de faydalı bir ifadedir. Çünkü geç kaldığımız şeyler için üzülmek ve geç kalınan şey için pişmanlık duymak, bizim var olan enerjimizi de tüketir.<br />
<br />
Bu sebeple erteleme huyundan vazgeçmenin altın kuralı, “Hemen Yap!” kuralıdır.<br />
<br />
Yapamadıklarımıza odaklanmak, yapacaklarımızın ve bizim düşmanımızdır. Bazıları bunu, “durum değerlendirmesi” olarak düşünebilir. Sağlıklı durum değerlendirmesi, belli bir süre belirlenerek, kâğıt üzerinde yazılarak ya da bir bilenle istişâre edilerek olur. Saatlerce zihnimizin içinde gezen “yapamadıklarımız listesi” ve “üzüntüsü” sadece kendimize ve saatlerimize eziyettir.<br />
<br />
Başlangıçta söylediğim gibi, ertelemek, tabiî bir davranıştır, öncelikle bunu kabul edelim. Kabul ettiğimiz bir şeyi değiştirmek çok daha kolaydır.<br />
<br />
29 Ekim 1787’de Mozart, Prag’da Estates Tiyatrosu’nda sahneye çıkmak için sağlam adımlar atmıştır. Şu anda oldukça meşhur olan bestesini ilk defa seyirciye sunacaktır. Heyecanlıdır. Seyirci de oldukça heyecanlıdır. Ancak onlardan daha heyecanlı olan bir grup insan vardır; orkestra… Çünkü bestenin notaları yeni yazılmıştır, henüz önlerine konulmuştur. Hattâ mürekkebi bile kurumamıştır. Daha önce hiç prova yapmamışlardır. Yani Mozart gibi, daha yaşarken efsane olmuş isimler bile, zaman zaman prova kadar çok önemli bir işi ertelemişlerdir. Ancak Mozart, provayı erteledim diye konseri yapmaktan vazgeçmemiştir.<br />
<br />
Bu misali, erteleme özelliğini kişiliğinizin bir parçası kabul edip:<br />
<br />
“-Ben zaten hep böyleyim, zamanımı yönetemiyorum, hiçbir şey de başaramam!” diyerek diğer işleri de yapmaktan vazgeçmeyin diye anlattım.<br />
<br />
Ertelemek, irâdeye ve zaman yönetimine ciddî mânâda zararlar verse de temelinde duygusal bir problemdir.<br />
<br />
Kolaylaşması için, hemen harekete geçin! Bekleyen her işin, bekledikçe ağırlığı ve zorluğu artar. Meselâ marketten gelen malzemelerin dolaba yerleşmesi… Eve girdiği anda yerleştiğinde daha kolaydır. Ancak akşama kadar beklediğinde ya da bir gün beklediğinde çok daha zorlaşır. Çünkü iş gücünün üzerine, beklemenin ağır enerjisi yüklenmiştir. Beyniniz de arka planda o işi, defalarca “Yapacağım!” dedikçe, yapmış gibi prova eder. Yani siz o işin başına geçtiğinizde beyniniz onu daha önce her düşündüğünüzde enerji harcamıştır. Artık işin başına geçtiğinizde basit bir iş de olsa, tamamlamakta güçlük çekersiniz.<br />
<br />
Çok sevdiğim bir söz var; “Her iş, vaktine esirdir!”<br />
<br />
Bunu birçok mânâda yorumlamak mümkün olsa da burada “erteleme” bahsinde değerlendirmek istiyorum. Her işin, her nasîbin hayatımıza bir giriş ve gerçekleşme zamanı vardır. Vakti kaçırdığımızda, işi -tabiri câizse- “bayatlatmış” oluruz. Belki günlerce, hattâ senelerce elimizde ve ömrümüzde sürünür gider. Sevgilerde de böyledir. Sevince vaktinde yaşamak ve sevdiğini zamanında dile getirmek gerekir.<br />
<br />
Kur’ân’da dört yerde Rabbimiz, gezegenlerin yörüngesinde işleyişinden bahsederken:<br />
<br />
“Her biri belli bir vakte kadar akıp gider.” buyurur.[1]<br />
<br />
Bizler de tamamen kâinatla uyumlu ve eş hareket eden varlıklarız. İşlerimizin akıcı kıvamında ve kolaylıkla devam etmesi için belli bir süremiz vardır. Bu genelde başlama niyetinin ve düşüncesinin geldiği andır. Niyetle birlikte Allâh’ın yardımı da gelir. <br />
<br />
Erteleme özelliğinden vazgeçirecek bir diğer şey de sadece ilk aşamayı düşünmektir. Çoğumuz, yapacağımız işin son ânına kadar detayları düşünerek işin içinden nasıl çıkacağımızı bilemeyiz ve korkarak vazgeçeriz. Oysa temizlik yapmak istiyorsak kalkıp kitapları yerleştirmeliyiz.<br />
<br />
Nereden başlayacağımızı soruyorsak eğer: Başlamak ya da durmak yok; sadece yapmak var!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnot:</span></span><br />
<br />
[1] Bkz. er-Râ’d, 2; Lokmân, 29; Fâtır, 13; ez-Zümer, 5.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Büşra Ümmühan, Şebnem Dergisi, Sayı: 204, 205, 206<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İradenin zaman yönetimine tesiri nedir; insan ancak zamanı yöneterek hayatını gerçekten yönetebilir mi?</span></span><br />
<br />
İradenin zaman yönetimine tesiri nedir; insan ancak zamanı yöneterek hayatını gerçekten yönetebilir mi?<br />
<br />
Ancak irâdeli bir insan zamanını yönetebilir. Hayatı bir film sahnesi gibi düşünürsek; irâde sahibi olanlar, filmin yönetmen koltuğunda oturuyorlar demektir. Ne zaman ne yapacaklarına kendileri karar verirler. Senaryoda beklenmeyen bir gelişme olsa da zihinleri irâde manevrasına sahip olduğu için, hızla, “Âcil Durum Zaman Yönetimi Plânı” yaparlar. Vakit kaybetmeden hayat senaryolarını dolu dolu yaşamaya devam ederler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İRADENİN ZAMAN YÖNETİMİNE TESİRİ</span></span><br />
<br />
İrâdeli insan, zaman kontrolünü elinde tutan insandır. Zaman kontrolünü kaybeden kişinin ise hayatı ellerinden kayıp gider.<br />
<br />
 Zaman yönetimi üzerinde irâdemiz olması için öncelikle bir meşguliyetimiz olmalıdır. Rüzgârın tesiriyle savrulan yaprak gibi, içinde bulunduğu zaman diliminin onu sürüklediği yerlere giden bir insanın, zamanını yönetebilecek seviyede irâde sahibi olduğundan bahsedemeyiz. Böyle insanlar genelde,<br />
<br />
“-Akşama kadar koşturdum, ama ne yaptığımı da bilmiyorum!” derler.<br />
<br />
İşi olmayan adama “boş adam” gözüyle bakıldığından dolayı ona daha çok iş verirler. Ve artık o kişinin kendi zamanı üzerinde irâdesi kalmamıştır. Bununla birlikte:<br />
<br />
“-İşim var, yoğunum!” diyerek önceliklerini belirten insanlara saygı duyulur. Onlardan bir şey istemekten imtinâ edilir. Çünkü o kişiler, kendi zamanları üzerinde bir irâde sahibidirler, zamanlarına saygı duyarlar. Başkalarının zamanımıza saygı duymasını istiyorsak, bunu önce kendimiz yapmalıyız. Zaman, başıboşluğu ve gelişigüzelliği kabul etmeyecek kadar saygın bir kavramdır.<br />
Zaman Yönetimi Üzerinde İrâdeyi Zayıflatan Faktörler<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Belirsizlik:</span></span><br />
<br />
Belirsizlik bazen iyidir, fakat çoğu zaman iyi değildir. Hepimizin mâlumu, beynimiz nöronlara iletilen elektrik uyarılarıyla çalışır. Önceden belirlenen, adı konulan, tarihi belirlenmiş işlerde beyin, nöronlara önceden sinyal gönderir. Sinyalleri alan nöronlar da o işin vakti gelinceye kadar hazırlık yapar. İşin vakti geldiğinde ise kolaylıkla onu hazmeder ve uygular. Ne zaman gerçekleştirileceği belli olmayan işlerde ise, nöronlara bir anda elektrik yüklemesi yapıldığı için, kişi sonrasında kendini çok yorulmuş hisseder ve zorlanır.<br />
<br />
Beyni en çok rahatlatan ve sükûnete erdiren, kaygıyı azaltan, kişiyi dikkat dağınıklığı ve telâştan kurtaran faaliyet “yazmak”tır. Başarılı olmuş bütün insanların hayatında “yazı” vardır. Yazıdan kastettiğimiz şeyler, farklı farklıdır: Meselâ basit bir yapılacaklar listesi, duygular, plânlar, alışveriş listesi… Her şey bu yazı unsurunun içine girebilir. Yazıyla hayatını tanzim etmeyi öğrenmiş kimselerin hayatında gelişigüzellik göremezsiniz.<br />
<br />
Yazı, beynin rahatlama ve manevra alanıdır. Orada, yaşanan belirsizlikleri netleştirerek irademize yön veririz.<br />
<br />
Şimdi düşünelim, sizce de “akışa bırakma” durumu, günümüzde biraz yanlış anlaşılmıyor mu? Birçoğumuz tevekkül ederken devesini bir yere bağlamayı unutuveriyor. Oysa tevekkülün net bir tavrı vardır: “Deveyi önce sağlam kazığa bağla!” Bazılarımız da Nasreddin Hoca gibi göle maya çalıp sonra, “Ya tutarsa…” dedik. Ancak biz Nasreddin Hoca’nın “Ya tutarsa..” ön kabulüne uymaya devam ederken, tutmasa bile aldırış etmeden yaşamaya devam dedik. Bütün davranışların, faaliyetlerin kaynağı kaderden bilinip insan irâdesi neredeyse yok sayılmaya başlandı. Bu noktada insanın irâdesini inkâr eden Cebriye’ye zaman zaman bilinçsizce kayıldığını düşünüyorum.<br />
<br />
Olmayacak işlere gönül verenimiz, kısa yoldan zengin olmak isteyenimiz, çok çalışmadan kazanmak isteyenimiz çoğaldı. Bunların hepsi göle maya çalmaktır. Göle maya çalanımız çoğaldıkça yurdumuzda belirsizlik enerjisi de arttı. Gençlerin çoğunun zihninde zengin, konforlu, rahat yaşayayım düşüncesi hâkim olmaya başladı. “Başarılı ve kaliteli insan olmak için nasıl, ne kadar çalışmalıyım?” sorusu ise azaldı.<br />
<br />
Zenginliğe ya da neticeye odaklanmak büyük resmi görememektir. Büyük resmi göremeyen birinin ise, zamanı üzerinde irâdesi olmaz. Belli bir noktaya o kadar zoom yapılmıştır ki, artık resmin bütünü görülmez olmuştur. Kamerası detaylara ayarlı olduğu için büyük resimde flu fotoğraflar çeker.<br />
<br />
Bir fotoğraf makinesi düşünelim. Belli bir yere zoom yaptıkça piksel piksel zorlanmalarını duyarsınız. O kadar çok neticeyi ya da istediği şeyi görmeye çalışıyordur ki, artık yorulmuş hisseder. Hayatın kalanı onun için fludur, belirsizdir.<br />
<br />
Kaçımız hayatımızı uzaktan çekilmiş flu bir fotoğraf gibi hissediyoruz? Peki, hangimiz hayatımızın her alanını kontrol etmek istiyor ve piksel piksel her karesini zoomluyoruz? İkisi de uç noktadır, ikisi de yorar. Her alanını zoomlamak ve her detaya hâkim olmayı istemek de kişiyi mekanikleştirir. Artık ânî gelişen hâdiselere tepki veremez, çözüm üretemez hâle gelir kişi… Ya da ânî gelişen bir hâdise -mutlu olacağı bir şey olsa bile- zihni her şeyi tahmin etmeye ve kontrol altına almaya alıştığı için, mutluluk hormonları yeterince salgılanmaz.<br />
<br />
Burada bize düşen, büyük resim ile küçük resim farkını görmektir. Herkesin hayatında büyük resim belli olmalıdır. Kişi kendine “Ben ne yapıyorum? Hayattan ne istiyorum? Hayata ne katabilirim?” sorularını sormalıdır. Bu soruyla bağlantılı olarak hayatının beş, on ve yirmi sene olmak üzere plân ve hedeflerini yapmalıdır.<br />
<br />
Yapılan araştırmalarda insanların herhangi bir rahatsızlığı tespit edilmemiş olmasına rağmen emekli olduktan sonra bazı ânî ölümler saptanmıştır. Ölen insanlar farklı yaş aralıklarında olan kişiler… Hayatlarına bakıldığında ortak paydanın şu olduğu görülüyor: “Yapacak hiçbir işlerinin kalmamış olması.” Uzun yaşamak istiyorsanız beyninize uzun vâdede plânlar ve yaşama sebebi vermeniz gerekiyor. Plânları olan beyin kendini genç, dinamik ve aktif tutar. Hayatına dair tahmini ve hedefi olmayan bir insan, kendinden ve hayatından bîhaber demektir.<br />
<br />
Belirsizliğe kapıldığımız anlarda, kendimizi çıkışı olmayan bir girdabın içinde savruluyor gibi hissederiz. Durup renkleri birbirinden ayırana ve “Burada ne oluyor?” diye sorana kadar, zihnimizin içinde dönmeye devam ederiz. “Belirsizlik” beyni en çok yoran tesirdir. O kadar kötü görülmüştür ki, atalarımız, “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” diyerek durumun vahâmetini ortaya koymuşlardır.<br />
<br />
Şimdi de yazının başında bahsettiğimiz, bazen iyi olan belirsizlikten söz edelim. Bu durum, zamanı plânlama dışında bir belirsizliktir. Kendisi, ailesi ve çevresiyle ilgili her şeyi (duygular da dâhil) kontrol etme ve zoomlama arzusu diyebiliriz. Hayatı fazla kontrolü altına almak isteyen insanlar, aslında bir yönden kendilerine ket vurmuş olurlar. Detaylar üzerinde o kadar uğraşırlar ki, artık büyük resmi göremez olurlar.<br />
<br />
Sözün özü, ilişkilerimizin, hobilerimizin, gündelik gelişen ânî hâdiselerin, sporun, evcil hayvanımızın hayatımızda ne kadar yer kaplayacağını bilmeliyiz. Ancak bu tesirlerin detaylarında boğularak, onları hayatımızın merkezi ve gâyesi hâline getirmemeliyiz. Meselâ düğünümüz olacaksa tarihi, nasıl bir yerde olacağı, kaç kişi davet edileceği genel hatlarıyla bilinmeli. Bununla birlikte düğün gününe kadar bütün vakti bu detayları en ince ayrıntısına kadar düşünmekle uğraşarak geçirmemeliyiz. İşte o zaman büyük resim karmaşıklaşır ve hayat, sadece o düğün için yaşanıyormuş gibi hissederiz. Hâlbuki düğün, hayatları birleştirmek için bir vâsıtadır, gâye değildir.<br />
<br />
Hayat bir yolculuktur. Bir menzilden başka bir menzile gidiyorsak, yolculuk güzergâhı harita üzerinde belli olmalıdır. Hangi şehirden diğerine kaç saatte ulaşacağımızı plânlamalıyız. Bununla beraber yolculuğa çıktıktan sonra karşılaşmamız muhtemel olan durumları bütün yönleriyle tahmin etmemizin imkânsız olduğunu da bilmeliyiz. Muhtemel problemler karşısında esnek davranarak yolu değiştirmeden aynı güzergâh üzerinde devam etmeliyiz. Bize düşen, haritayı çizmek, tedbirleri almak… Sonrası, yolculuğun tadını çıkarmak…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kararsızlık:</span></span><br />
<br />
Herkes kendisi için en doğru kararı vermek ister. Hızlı karar verenlerin de, uzun uzun düşünenlerin de ortak noktası, kendileri için “mükemmel olanı” tercih etmek istemeleridir. Karar verme noktasında söyleyebileceğim en net şey şudur: Hiçbir karar kusursuz değildir. Her karar, attığımız her adım, bir risk içerir. Artısının yanında, eksi tarafı da vardır. Bir şeyler kazanırken bir şeyler kaybederiz. Çünkü bir şeyi tercih etmek, başka bir şeyden vazgeçmektir.<br />
<br />
Ne yardan, ne de serden geçemeyenler, sonunda ikisini de kaybetme riskiyle karşı karşıyadır çoğu zaman... Yar sevgilidir, ser de baş… Kendi rahatı ve sevgili arasında o kadar kararsız kalmıştır ki, artık sevgili başka yâre gider, kafası da başka yarda olduğu için bir daha rahat etmez. O aradaki zaman kaybında da giden, kendi ömrüdür.<br />
<br />
Karar vermediğimiz her an, ömrümüzden eksilir. Bu, hangi kıyafeti giyeceğine, ne yiyeceğine karar vermek gibi basit meseleler de olabilir, hangi üniversiteyi tercih edeceğine karar verememek gibi büyük meseleler de olabilir. Çoğu kişi, izleyeceği filmi seçerken izleme süresinden daha fazla vakit harcamaktadır.<br />
<br />
Her sabah en iyi ihtimalle on dakika ne giyeceğinizi düşündüğünüzü varsayalım. Bir ayda toplam beş saat eder. Her gün on beş dakika ne yiyeceğinize karar vermekle geçiyor diye düşünelim, ayda yedi buçuk saat yapar. Senede doksan saat, yaklaşık 4 gün yapar. En iyi ihtimalle yemek ve giyinme ihtiyacınız için yaşadığınız kararsızlıkla ömrünüzden her sene 6,25 gün, elli yıl yaşasanız 312,5 gün kaybediyor olabilirsiniz. Bu misaller çoğaltılabilir.<br />
<br />
Bu sebeple dünyada başarılı olmuş insanların çoğunun gardıroplarına bakıldığında genelde aynı renk, aynı kesim kıyafetler olduğu görülmüştür. Günlük yaşanan kararsızlıkların en basit çözümü, önceden verilen kararlardır. Hafta sonu bir haftalık yemek listesini buzdolabının üzerine asmak, bir haftalık kıyafetini detaylara kadar kombinleyerek askıda hazırlamak, izlenecek filmler, okunacak kitaplar, ziyaret edilecek yerler defteri hazırlamak ve ihtiyaç olduğunda listeden seçmek gibi…<br />
<br />
Aslında hepimiz sık sık film tavsiyeleriyle karşılaşırız. Ancak biz o an izlemeyeceğimiz için dikkate almayız ve gerçekten film izlemeye ihtiyaç duyduğumuzda izleyecek film bulamayız. Bu sebeple tavsiye filmleri bir düzen içinde not etmek, bize epey vakit kazandıracaktır.<br />
<br />
Bir de kararsız kitap kurtları var… Her ay düzenli kitap alışverişi yapıp, hangi kitaptan başlayacağına karar verirken uzun vakit kaybedenler… Bunun için de o anki ihtiyaç ve ruh hâlinizi tespit ederek bir okuma listesi yapabilir ve o listeye göre kitaplarınızı bitirebilirsiniz.<br />
<br />
Günlük hayatta en sık yaşanan kararsızlıklardan bahsettim. Sizler de bu misallere göre kendi özel kararsızlıklarınıza çözümler üretebilirsiniz.<br />
<br />
Peki, ânî gelişen hadise ya da durumlar karşısında ne yapmalıyız? Böyle durumlarda hemen bir durum değerlendirmesi raporu hazırlamalıdır. Önünüze boş bir kâğıt alarak bir tarafına o durumun sizin için “olumlu”, diğer kısmına da “olumsuz” tesirlerini yazabilirsiniz. Yazdığınız bu maddelere puan vermekte fayda var. Çünkü her olumlu, “aynı derecede” olumlu; her olumsuz da “aynı derecede” olumsuz değildir. Çıkan neticeye göre de hızlı bir şekilde karar vermek ve uygulamak gerekir.<br />
<br />
Kararlarımızdan doğan neticenin sorumluluğunu almak da kararı vermek kadar önemlidir. Sorumluluğunu göze aldığımız neticeler bizi yıkmaz. Burada aldığın kararda neyi tercih edip neyden vazgeçtiğini bilmek çok önemlidir. Bir tercih yaptıktan sonra netice olumlu da olumsuz da olsa, geçmişi ya da aldığımız kararı sorgulamayı bırakmalıyız. O ânı ve tercihimizi en iyi hâle nasıl getiririz, onunla ilgilenmeliyiz. Çünkü aldığımız kararlar için yaşadığımız pişmanlık, bizdeki enerjiyi tamamen tüketir.<br />
<br />
“-Evet bunu yaptım. Belki doğru bir karar değildi, ancak bundan sonrası için güzel dersler çıkardım. O yanlış kararı vermesem, bugünkü bana ve şuuruma sahip olamayacaktım!” deyip yola devam etmek gerekir.<br />
<br />
Başarısızlık diye bir şey yoktur, sadece geri bildirim ve tecrübe vardır. Bu kâideyle adım atarsak kararlarımızı çok daha kolay veririz. Böylece hayatımızda zaman kazanırız. Başarılı olmuş bir sinema yönetmenine:<br />
<br />
“-Başarınızı neye borçlusunuz?” diye sorarlar. Yönetmen:<br />
<br />
“-Tecrübelerime borçluyum.” der.<br />
<br />
“-Tecrübelerinizi neye borçlusunuz?” diye sorarlar. Yönetmen:<br />
<br />
“-Tecrübelerimi yanlış kararlarıma borçluyum.” der. Şaşırırlar ve sormaya devam ederler:<br />
<br />
“-Peki efendim, yanlış kararlarınızı neye borçlusunuz?” O da der ki:<br />
<br />
“-Yanlış kararlarımı da yapmış olduğum hatalara borçluyum.”<br />
<br />
Şimdi biraz da bizim için çok önemli olan, büyük kararlardan bahsedelim. Burada durum biraz değişiyor ve “bilenlerle, ehil kimselerle istişare etme” devreye giriyor. Önemli bir karardan önce yapabildiğimiz kadar istişare yapmalı, onlardan uygun olan fikirleri kâğıda yazmalıyız. Daha sonrasında değerlendirme tamamen bize ait olmalıdır.<br />
<br />
İstişârenin neticesi, kararımızda “yüzde kırk dokuz” tesire sahip olmalıdır. Çünkü sağlıklı fertler, kendisi için en doğru kararı verir. Doğumundan itibaren yaşadığı bütün yolculuğa, insanın bizzat kendisi şahitlik etmiştir. Başkaları ise kendi tecrübelerini göre, kişinin durumunu değerlendirir. Elbette burada soğukkanlı ve tarafsız bakacak uzmanlardan yardım almakta fayda var. Uzman kişiler, kişinin gerçekten ne istediğini ortaya çıkaracak çalışmalar yapar ve netlik kazandırır. Çünkü bazen o kadar fazla “dış sese” mâruz kalırız ki, ne istediğimizi duyamaz hâle geliriz. Hayatımız için gerçekten önemli kararlar aldığımız dönemlerde, bizi tanımayan ve duruma büyük resimden bakabilen uzmanlarla çalışmak önemli, diye düşünüyorum. Zaten doğru kararları vere vere, karar verme sisteminin nasıl işlediğini öğreneceğiz. Ve zamanla ihtiyacımız kalmayacak.<br />
<br />
Çalıştığımız birçok arkadaşın da okudukları üniversiteleri, âileleri öyle istediği için tercih etmiş olduğunu gördüm. Alanlarında çok başarılı ve istedikleri bölüme puanları yeten kişilerdi. Okullarını tamamlamış olmalarına rağmen hâlâ âilelerine kızgınlardı ve hâlâ pişmanlık yaşıyorlardı. Bazıları diplomayı ailesinin önüne atıp hayallerinin peşinden gitmiş, bazıları ise âilesinin istediği bölümde devam ediyordu. Elbette kendi istek, arzu ve hayallerini çocuklarına dikte etmeyen; onların mizaç, düşünce ve meyillerini göz önünde bulundurarak onları edindikleri tecrübelerle hayata hazırlayan anne-babaları bu söylediklerimizden istisna tutmak gerekir.<br />
<br />
Netice itibariyle bu hayat, sizin hayatınız ve kararlarınızla kimseyi tatmin etmek durumunda değilsiniz. Başkasının kararları üzerinde başarılı olmak gerçekten zordur. Unutmayın, aldığınız her karar ömrünüzden biraz daha vermektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Erteleme:</span></span><br />
<br />
Herkesin “işleri erteleme sebepleri” birbirinden farklıdır. Ancak herkesin işleri ertelemesi, iş üzerindeki irâdesini neredeyse aynı oranda zayıflatır. Ve zaman açısından ciddî kayıplara sebep olur.<br />
<br />
İşlerini kusursuz yapmak isteyenler, mükemmel ânı ya da mükemmel olmayı bekleyerek erteler. Bu kişiler, bütün detayları ve sonraki adımları hesapladıkları için bir türlü işe başlayamazlar.<br />
<br />
İnsanları seven, espriler yapan, sosyal kişilerin kafası çok dağınık olabildiği gibi, çoğu zaman da programsızdırlar, bu yüzden çoğu işlerini ertelemek zorunda kalırlar.<br />
<br />
Bir de kafalarına koyduklarını yapan, güçlü, otoriter ve lider yapıda insanlar vardır. Onlar için de bir işi ertelememeleri için, o işin çok önemli olması gerekir. Yani liderler de kendileri için önemsiz olan işleri ertelerken önemli olan işleri hemen yaparlar.<br />
<br />
Erteleme gibi önemli bir konu hakkında herkesin kendi şahsî sebebini bularak ya kendi ya da bir uzman yardımıyla o problem için çözümler üretmesi önemlidir. Bir de genel, herkesin uygulayabileceği çözümler vardır, hep beraber onlara göz atalım.<br />
<br />
Başarılı insanların hayatlarında belli bir program ve düzenin var olduğunu biliriz. Ancak bilmediğimiz bir şey vardır: Onların da zaman zaman bazı şeyleri erteleyerek son âna bıraktıkları… Onları başarısız insanlardan ayıran, kurban psikolojisine girmeden, erteleseler de durumu kurtarmalarıdır.<br />
<br />
Evet, birçok şeyi, belki de çok önemli şeyleri ertelemiş olabiliriz, ama bu durum hemen işe koyulmamız için engel değildir. “Zararın neresinden dönülse kârdır!” demiş atalarımız… Bu, hem çok doğru, hem de faydalı bir ifadedir. Çünkü geç kaldığımız şeyler için üzülmek ve geç kalınan şey için pişmanlık duymak, bizim var olan enerjimizi de tüketir.<br />
<br />
Bu sebeple erteleme huyundan vazgeçmenin altın kuralı, “Hemen Yap!” kuralıdır.<br />
<br />
Yapamadıklarımıza odaklanmak, yapacaklarımızın ve bizim düşmanımızdır. Bazıları bunu, “durum değerlendirmesi” olarak düşünebilir. Sağlıklı durum değerlendirmesi, belli bir süre belirlenerek, kâğıt üzerinde yazılarak ya da bir bilenle istişâre edilerek olur. Saatlerce zihnimizin içinde gezen “yapamadıklarımız listesi” ve “üzüntüsü” sadece kendimize ve saatlerimize eziyettir.<br />
<br />
Başlangıçta söylediğim gibi, ertelemek, tabiî bir davranıştır, öncelikle bunu kabul edelim. Kabul ettiğimiz bir şeyi değiştirmek çok daha kolaydır.<br />
<br />
29 Ekim 1787’de Mozart, Prag’da Estates Tiyatrosu’nda sahneye çıkmak için sağlam adımlar atmıştır. Şu anda oldukça meşhur olan bestesini ilk defa seyirciye sunacaktır. Heyecanlıdır. Seyirci de oldukça heyecanlıdır. Ancak onlardan daha heyecanlı olan bir grup insan vardır; orkestra… Çünkü bestenin notaları yeni yazılmıştır, henüz önlerine konulmuştur. Hattâ mürekkebi bile kurumamıştır. Daha önce hiç prova yapmamışlardır. Yani Mozart gibi, daha yaşarken efsane olmuş isimler bile, zaman zaman prova kadar çok önemli bir işi ertelemişlerdir. Ancak Mozart, provayı erteledim diye konseri yapmaktan vazgeçmemiştir.<br />
<br />
Bu misali, erteleme özelliğini kişiliğinizin bir parçası kabul edip:<br />
<br />
“-Ben zaten hep böyleyim, zamanımı yönetemiyorum, hiçbir şey de başaramam!” diyerek diğer işleri de yapmaktan vazgeçmeyin diye anlattım.<br />
<br />
Ertelemek, irâdeye ve zaman yönetimine ciddî mânâda zararlar verse de temelinde duygusal bir problemdir.<br />
<br />
Kolaylaşması için, hemen harekete geçin! Bekleyen her işin, bekledikçe ağırlığı ve zorluğu artar. Meselâ marketten gelen malzemelerin dolaba yerleşmesi… Eve girdiği anda yerleştiğinde daha kolaydır. Ancak akşama kadar beklediğinde ya da bir gün beklediğinde çok daha zorlaşır. Çünkü iş gücünün üzerine, beklemenin ağır enerjisi yüklenmiştir. Beyniniz de arka planda o işi, defalarca “Yapacağım!” dedikçe, yapmış gibi prova eder. Yani siz o işin başına geçtiğinizde beyniniz onu daha önce her düşündüğünüzde enerji harcamıştır. Artık işin başına geçtiğinizde basit bir iş de olsa, tamamlamakta güçlük çekersiniz.<br />
<br />
Çok sevdiğim bir söz var; “Her iş, vaktine esirdir!”<br />
<br />
Bunu birçok mânâda yorumlamak mümkün olsa da burada “erteleme” bahsinde değerlendirmek istiyorum. Her işin, her nasîbin hayatımıza bir giriş ve gerçekleşme zamanı vardır. Vakti kaçırdığımızda, işi -tabiri câizse- “bayatlatmış” oluruz. Belki günlerce, hattâ senelerce elimizde ve ömrümüzde sürünür gider. Sevgilerde de böyledir. Sevince vaktinde yaşamak ve sevdiğini zamanında dile getirmek gerekir.<br />
<br />
Kur’ân’da dört yerde Rabbimiz, gezegenlerin yörüngesinde işleyişinden bahsederken:<br />
<br />
“Her biri belli bir vakte kadar akıp gider.” buyurur.[1]<br />
<br />
Bizler de tamamen kâinatla uyumlu ve eş hareket eden varlıklarız. İşlerimizin akıcı kıvamında ve kolaylıkla devam etmesi için belli bir süremiz vardır. Bu genelde başlama niyetinin ve düşüncesinin geldiği andır. Niyetle birlikte Allâh’ın yardımı da gelir. <br />
<br />
Erteleme özelliğinden vazgeçirecek bir diğer şey de sadece ilk aşamayı düşünmektir. Çoğumuz, yapacağımız işin son ânına kadar detayları düşünerek işin içinden nasıl çıkacağımızı bilemeyiz ve korkarak vazgeçeriz. Oysa temizlik yapmak istiyorsak kalkıp kitapları yerleştirmeliyiz.<br />
<br />
Nereden başlayacağımızı soruyorsak eğer: Başlamak ya da durmak yok; sadece yapmak var!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnot:</span></span><br />
<br />
[1] Bkz. er-Râ’d, 2; Lokmân, 29; Fâtır, 13; ez-Zümer, 5.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Kaynak:</span></span> Büşra Ümmühan, Şebnem Dergisi, Sayı: 204, 205, 206<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) Kabri Neden İstanbul’da?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=38733</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jun 2025 01:08:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=38733</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) Kabri Neden İstanbul’da?</span></span><br />
<br />
Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) kimdir ve bu büyük sahabinin kabri neden İstanbul’da bulunuyor?<br />
<br />
Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallahu anh’ın asıl adı Halid, künyesi Ebû Eyyûb’tur, Hazreç kabilesinin Neccar hanedanına mensubtıır. Medine’de yerleşen kabilelerin en ulusu, Neccar hanedanı idi. Rasûl-i Kibriyâ sallallahu aleyhi ve sellemin bu hanedana yakınlığı vardı.<br />
<br />
Hz. Halid bu hanedanın başkanı idi. Akabe biatında bulunmuş, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin elini tutarak iman etmiş. Medine’ye dönüşünde aile fertlerini, yakınlarını ve bütün sevdiklerini imana davet ederek, hepsini Müsiüman etmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin hicretinde bütün Neccar oğullarını toplamış, Rasûl-i Kibriya’yı istikbale çıkmıştı.<br />
<br />
Herkes Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi evine inmesini isterken, Rasûl-i Kibriya deveyi kendi haline bırakın, buyurmuş, deve de Hz. Halid’in evine inmiş. Böylece bu şerefli misafire mihmandar olmak şerefi kendisine nasib olmuştu. Kendi evinde yedi ay kadar bir zaman Efendimizin hizmetinde bulundu.<br />
<br />
Muhacirlerden Mus’ab bin Umeyr ile kardeş olmuş olan Hz. Ebû Eyyûb el-Ensâri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bütün gazalarına iştirak ederek hiç birinde onun yanından ayrılmamıştır.<br />
<br />
Hanımı Ümmü Eyyûb da faziletli bir kadındı. Rasûl-i Kibriya Efendimize pek çok hizmeti vardır.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb, Ukbe bin Amr’ın Mısır valiliği zamanında gaza için Mısır’a gitmiş ve bazı hadis-i şerifleri Ukbe bin Amr’dan dinlemiştir.<br />
EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ’NİN (R.A.) KABRİ NEDEN İSTANBUL’DA?<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedileceğini müjdelemişti, bu müjdeye erebilmek için Hz. Muaviye Hicretin 52. yılında bir ordu hazırlayarak İstanbul’a gönderdi, bu orduya ashab-ı kirâmdan birçokları katıldığı gibi, Medine’den gelerek Ebû Eyyûb el-Ensarî de katıldı. Ordu İstanbul önüne vardığı sırada Ebû Eyyûb hastalandı, hastalığını ziyaret için başkumandan Yezid yanına vardı, teselli etti, duada bulundu.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb ona şu vasiyeti yaptı. “Ben ölürsem beni burada bırakmayın, ordunun vardığı son hududa kadar götürün.” Ebû Eyyûb vefat edince, onu ordunun vardığı son hatta kadar götürüp defnettiler.<br />
<br />
Ordu geri dönerken Yezid İstanbul’a elçi gönderip, Ebû Eyyûb’un kabrine dokundukları takdirde İslâm ülkelerindeki kiliselerin tahrib edileceğini ihtar etti, onlar da onun kabrine dokunmadılar. Hatta Hıristiyanlar onun yüzü suyu hürmetine felâketlerden kurtuluruz ümidiyle onu ziyaret ederlerdi.<br />
<br />
İstanbul’un büyükler tarafından ihmal edilmemesinin sebeplerinden birisi de bu büyük zatın burada bulunmasındandır.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb ashab-ı kirâmın büyüklerinden idi. Ashab arasında bir anlaşmazlık çıktığı vakit ona müracaat ederler, “Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem nasıl hareket ederdi,” diye ona sorarlardı.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb hayatını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini tebliğ ile geçirmiştir. Son nefesinde bile bazı hadis-i şerifleri tebliğ ederek can vermiştir.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb ahlâkî güzelliklerin hepsine sahipti, fazilette üstün dereceye yükselmişti. Peygamber Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem sevgi ve muhabbette bir deniz gibi coşkundu, muhabbet dalgaları durmadan çalkalanırdı. Her hareketine ölçü olarak Rasûl-i Kibriyanın sünnetini alırdı. Sünnete uymayan hareketlerde olanları daima ikaz ederdi.<br />
<br />
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bütün gazalara iştirak ettiği için, seferde ve hazarda sünneti takib etmiş, ona göre yaşamıştı.<br />
<br />
Allah kendisinden razı olsun. (Müstedrek, c. 3, s. 457, Eshabı kirâm, c. 4, s. 268)<br />
<br />
Kaynak: İbrahim Koçaşlı, Sünen-i Ebî Davud ve Tercemesi, Erkam Yayınları<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) Kabri Neden İstanbul’da?</span></span><br />
<br />
Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) kimdir ve bu büyük sahabinin kabri neden İstanbul’da bulunuyor?<br />
<br />
Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallahu anh’ın asıl adı Halid, künyesi Ebû Eyyûb’tur, Hazreç kabilesinin Neccar hanedanına mensubtıır. Medine’de yerleşen kabilelerin en ulusu, Neccar hanedanı idi. Rasûl-i Kibriyâ sallallahu aleyhi ve sellemin bu hanedana yakınlığı vardı.<br />
<br />
Hz. Halid bu hanedanın başkanı idi. Akabe biatında bulunmuş, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin elini tutarak iman etmiş. Medine’ye dönüşünde aile fertlerini, yakınlarını ve bütün sevdiklerini imana davet ederek, hepsini Müsiüman etmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin hicretinde bütün Neccar oğullarını toplamış, Rasûl-i Kibriya’yı istikbale çıkmıştı.<br />
<br />
Herkes Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi evine inmesini isterken, Rasûl-i Kibriya deveyi kendi haline bırakın, buyurmuş, deve de Hz. Halid’in evine inmiş. Böylece bu şerefli misafire mihmandar olmak şerefi kendisine nasib olmuştu. Kendi evinde yedi ay kadar bir zaman Efendimizin hizmetinde bulundu.<br />
<br />
Muhacirlerden Mus’ab bin Umeyr ile kardeş olmuş olan Hz. Ebû Eyyûb el-Ensâri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bütün gazalarına iştirak ederek hiç birinde onun yanından ayrılmamıştır.<br />
<br />
Hanımı Ümmü Eyyûb da faziletli bir kadındı. Rasûl-i Kibriya Efendimize pek çok hizmeti vardır.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb, Ukbe bin Amr’ın Mısır valiliği zamanında gaza için Mısır’a gitmiş ve bazı hadis-i şerifleri Ukbe bin Amr’dan dinlemiştir.<br />
EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ’NİN (R.A.) KABRİ NEDEN İSTANBUL’DA?<br />
<br />
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedileceğini müjdelemişti, bu müjdeye erebilmek için Hz. Muaviye Hicretin 52. yılında bir ordu hazırlayarak İstanbul’a gönderdi, bu orduya ashab-ı kirâmdan birçokları katıldığı gibi, Medine’den gelerek Ebû Eyyûb el-Ensarî de katıldı. Ordu İstanbul önüne vardığı sırada Ebû Eyyûb hastalandı, hastalığını ziyaret için başkumandan Yezid yanına vardı, teselli etti, duada bulundu.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb ona şu vasiyeti yaptı. “Ben ölürsem beni burada bırakmayın, ordunun vardığı son hududa kadar götürün.” Ebû Eyyûb vefat edince, onu ordunun vardığı son hatta kadar götürüp defnettiler.<br />
<br />
Ordu geri dönerken Yezid İstanbul’a elçi gönderip, Ebû Eyyûb’un kabrine dokundukları takdirde İslâm ülkelerindeki kiliselerin tahrib edileceğini ihtar etti, onlar da onun kabrine dokunmadılar. Hatta Hıristiyanlar onun yüzü suyu hürmetine felâketlerden kurtuluruz ümidiyle onu ziyaret ederlerdi.<br />
<br />
İstanbul’un büyükler tarafından ihmal edilmemesinin sebeplerinden birisi de bu büyük zatın burada bulunmasındandır.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb ashab-ı kirâmın büyüklerinden idi. Ashab arasında bir anlaşmazlık çıktığı vakit ona müracaat ederler, “Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem nasıl hareket ederdi,” diye ona sorarlardı.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb hayatını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini tebliğ ile geçirmiştir. Son nefesinde bile bazı hadis-i şerifleri tebliğ ederek can vermiştir.<br />
<br />
Hz. Ebû Eyyûb ahlâkî güzelliklerin hepsine sahipti, fazilette üstün dereceye yükselmişti. Peygamber Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem sevgi ve muhabbette bir deniz gibi coşkundu, muhabbet dalgaları durmadan çalkalanırdı. Her hareketine ölçü olarak Rasûl-i Kibriyanın sünnetini alırdı. Sünnete uymayan hareketlerde olanları daima ikaz ederdi.<br />
<br />
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bütün gazalara iştirak ettiği için, seferde ve hazarda sünneti takib etmiş, ona göre yaşamıştı.<br />
<br />
Allah kendisinden razı olsun. (Müstedrek, c. 3, s. 457, Eshabı kirâm, c. 4, s. 268)<br />
<br />
Kaynak: İbrahim Koçaşlı, Sünen-i Ebî Davud ve Tercemesi, Erkam Yayınları<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[FIKIHTA ÖLÇÜLER TABLOSU]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=37714</link>
			<pubDate>Mon, 12 May 2025 13:52:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=37714</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">FIKIHTA ÖLÇÜLER TABLOSU<br />
<br />
1 - Uzunluk Birimleri:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221162" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-1.png</a> (Dosya Boyutu: 226.71 KB / İndirme Sayısı: 118)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
2 - Ölçek Birimleri:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221163" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-2.png</a> (Dosya Boyutu: 276.88 KB / İndirme Sayısı: 105)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
3. Tartı ve Para Birimleri:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221164" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-3.png</a> (Dosya Boyutu: 275.67 KB / İndirme Sayısı: 111)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221165" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-4.png</a> (Dosya Boyutu: 45.69 KB / İndirme Sayısı: 95)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
İSLAM FIKHI ANSİKLOPEDİSİ<br />
<br />
</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">FIKIHTA ÖLÇÜLER TABLOSU<br />
<br />
1 - Uzunluk Birimleri:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221162" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-1.png</a> (Dosya Boyutu: 226.71 KB / İndirme Sayısı: 118)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
2 - Ölçek Birimleri:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221163" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-2.png</a> (Dosya Boyutu: 276.88 KB / İndirme Sayısı: 105)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
3. Tartı ve Para Birimleri:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221164" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-3.png</a> (Dosya Boyutu: 275.67 KB / İndirme Sayısı: 111)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=221165" target="_blank" title="">Ölcüler Tablosu-4.png</a> (Dosya Boyutu: 45.69 KB / İndirme Sayısı: 95)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
İSLAM FIKHI ANSİKLOPEDİSİ<br />
<br />
</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Boksör Burnu Nedir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=36966</link>
			<pubDate>Tue, 08 Apr 2025 12:40:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=36966</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boksör Burnu Nedir?</span></span><br />
<br />
Erkeklerde özellikle genç yaşta boks yapmaya başlayanlarda görülen, kırılmalar ve tekrar kırılmalarla oluşan burun tipi. (bkz: boxer) (bkz: mickey rourke) <br />
<br />
efendim kim ne derse desin karizmatik durmaktadır. * önceleri kabullenmek zor olsa da kırık burun geçirilen operasyonlarla iyice deforme olur.. fakat yüze mağrur, mahmur, masum fakat dokunulmaz bir ifade verir <br />
<br />
snatchteki mickey o'neil*in burnu gibi olan burundur. <br />
<br />
biri diyor ki<br />
<br />
<br />
iki defa kırıldıktan sonra boksör olmasam da sahip olduğum burun diyebilirim.<br />
tek kelimeyle iğrençtir ama severim. <br />
<br />
<br />
<br />
Özellik boksörlerin burunları bir değişik, bunu çok duymuştum boksörler burun kemiklerini aldırıyor diye. Kickboksta profesyonel değilim ama ilerde olmayı çok isityorum, şuan çok bir problem yok ileride sorun çıkar mı acaba ? Kemik aldırma diye bir olay var mı ? <br />
<br />
ringe çıkan insanların yaptırdığı bir olay(madalyadan çok bunu meslek olarak yapanların) boks-kick boks-MT fark etmez burun çabuk hasar gören bir yer o kemik varken buruna yediğin sağlam darbede nakavt olma ihtimalinde var<br />
amatör maçlara veya müsabakalara bakarsan(özellikle 21 yaş altı olanları) burun kemiğinin belirgin olduğu yerlerin mor olduğunu görürsün hatta 2011-2010 muydu neydi TR kickboks turnuvası finalinde (adını ve tarihi hatırlayamadım) birinin burnunun o kemik kısmı mos mordu adam bildiğin bitik halde başladı ve kaybetti yenende trabzonluydu hatta youtube da izlemiştim araştırırsan bulursun<br />
sonuç olarak maçlara çıkmayı sürekli yapan insanlara risk oluşturuyor o yüzden aldırıyorlar. <br />
<br />
<br />
Hocam kıkırdak aldırıyorlar diyenler var. Yani kemik nasıl aldırılır, nasıl bir ameliyat olur bilmiyorum. Zamanla darbelere alışma gibi bir durum olur mu sence, çünkü Gökhan Saki'nin burnu çok normal duruyor o aldırmamış gibi. Badr Hari ile yaptığı maçta burnu kızarmış bayağı. <br />
<br />
<br />
........<br />
<br />
<br />
<br />
internetten alinti <br />
eksi sözlük<br />
forum.donanimhaber.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Boksör Burnu Nedir?</span></span><br />
<br />
Erkeklerde özellikle genç yaşta boks yapmaya başlayanlarda görülen, kırılmalar ve tekrar kırılmalarla oluşan burun tipi. (bkz: boxer) (bkz: mickey rourke) <br />
<br />
efendim kim ne derse desin karizmatik durmaktadır. * önceleri kabullenmek zor olsa da kırık burun geçirilen operasyonlarla iyice deforme olur.. fakat yüze mağrur, mahmur, masum fakat dokunulmaz bir ifade verir <br />
<br />
snatchteki mickey o'neil*in burnu gibi olan burundur. <br />
<br />
biri diyor ki<br />
<br />
<br />
iki defa kırıldıktan sonra boksör olmasam da sahip olduğum burun diyebilirim.<br />
tek kelimeyle iğrençtir ama severim. <br />
<br />
<br />
<br />
Özellik boksörlerin burunları bir değişik, bunu çok duymuştum boksörler burun kemiklerini aldırıyor diye. Kickboksta profesyonel değilim ama ilerde olmayı çok isityorum, şuan çok bir problem yok ileride sorun çıkar mı acaba ? Kemik aldırma diye bir olay var mı ? <br />
<br />
ringe çıkan insanların yaptırdığı bir olay(madalyadan çok bunu meslek olarak yapanların) boks-kick boks-MT fark etmez burun çabuk hasar gören bir yer o kemik varken buruna yediğin sağlam darbede nakavt olma ihtimalinde var<br />
amatör maçlara veya müsabakalara bakarsan(özellikle 21 yaş altı olanları) burun kemiğinin belirgin olduğu yerlerin mor olduğunu görürsün hatta 2011-2010 muydu neydi TR kickboks turnuvası finalinde (adını ve tarihi hatırlayamadım) birinin burnunun o kemik kısmı mos mordu adam bildiğin bitik halde başladı ve kaybetti yenende trabzonluydu hatta youtube da izlemiştim araştırırsan bulursun<br />
sonuç olarak maçlara çıkmayı sürekli yapan insanlara risk oluşturuyor o yüzden aldırıyorlar. <br />
<br />
<br />
Hocam kıkırdak aldırıyorlar diyenler var. Yani kemik nasıl aldırılır, nasıl bir ameliyat olur bilmiyorum. Zamanla darbelere alışma gibi bir durum olur mu sence, çünkü Gökhan Saki'nin burnu çok normal duruyor o aldırmamış gibi. Badr Hari ile yaptığı maçta burnu kızarmış bayağı. <br />
<br />
<br />
........<br />
<br />
<br />
<br />
internetten alinti <br />
eksi sözlük<br />
forum.donanimhaber.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Apsis, Günberi ve Günöte Nedir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=36704</link>
			<pubDate>Thu, 27 Mar 2025 18:08:57 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=36704</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Apsis, Günberi ve Günöte</span></span><br />
<br />
Apsis, gök mekaniğinde, eliptik yörüngedeki bir cismin genelde sistemin kütle merkezi durumunda da olan çekim merkezine yörünge boyunca en yakın ve en uzak olduğu noktalara ad olarak veriliyor. Genel anlamda cismin yörüngede, merkeze en yakın olduğu noktaya periapsis (enberi), en uzak olduğu noktaya ise apoapsis (enöte) deniyor. Dilimizde bu sözcükler, teknik adlandırmalarına uygun şekilde günberi, günöte, ayberi ve ayöte şeklinde de adlandırılıyor.<br />
<br />
Günümüzde Dünya, Aralık gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra, 03-04 Ocak tarihlerinde günberi mesafesine ulaşıyor. Yani dünyamız, güneşe en yakın olan mesafesine ulaşıyor. Günberi noktasında, Dünya'nın merkezi, Güneş'in merkezinden yaklaşık 0.98329 astronomik birim (AU) veya 147.098.070 km (91.402.500 mi) uzaklıkta bulunuyor. Buna karşılık, Dünya 04-06 Temmuz tarihlerinde, Haziran gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra günöte mesafesine ulaşıyor. Yani dünyamız, güneşe en uzak olan mesafesine ulaşıyor. Dünya'nın ve Güneş'in merkezleri arasındaki günöte mesafesi yaklaşık 1,01671 AU veya 152.097.700 km (94.509.100 mi) oluyor.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Apsis, Günberi ve Günöte</span></span><br />
<br />
Apsis, gök mekaniğinde, eliptik yörüngedeki bir cismin genelde sistemin kütle merkezi durumunda da olan çekim merkezine yörünge boyunca en yakın ve en uzak olduğu noktalara ad olarak veriliyor. Genel anlamda cismin yörüngede, merkeze en yakın olduğu noktaya periapsis (enberi), en uzak olduğu noktaya ise apoapsis (enöte) deniyor. Dilimizde bu sözcükler, teknik adlandırmalarına uygun şekilde günberi, günöte, ayberi ve ayöte şeklinde de adlandırılıyor.<br />
<br />
Günümüzde Dünya, Aralık gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra, 03-04 Ocak tarihlerinde günberi mesafesine ulaşıyor. Yani dünyamız, güneşe en yakın olan mesafesine ulaşıyor. Günberi noktasında, Dünya'nın merkezi, Güneş'in merkezinden yaklaşık 0.98329 astronomik birim (AU) veya 147.098.070 km (91.402.500 mi) uzaklıkta bulunuyor. Buna karşılık, Dünya 04-06 Temmuz tarihlerinde, Haziran gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra günöte mesafesine ulaşıyor. Yani dünyamız, güneşe en uzak olan mesafesine ulaşıyor. Dünya'nın ve Güneş'in merkezleri arasındaki günöte mesafesi yaklaşık 1,01671 AU veya 152.097.700 km (94.509.100 mi) oluyor.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BEHAİLİK]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=35663</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 16:00:19 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=35663</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEHAİLİK</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu asrın ikinci yarısında Mirza Hüseyin Ali'nin ortaya attığı bozuk, uydurma bir inanç ve sapık bir yol. Kurucusunun kendisine Behaullah lakabını takması sebebiyle bu yola Behailik denmiştir. Behailik; El-Bab Ali Muhammed adında bir Acemin kurduğu Babiliğin değişik tipte bir devamıdır (Bkz. Babilik).<br />
<br />
Behailiğin kurucusu, önce babiliği ortaya çıkaran El-Bab Ali Muhammed'in talebesiydi. Hocasının, 1850'de Tebriz'de kurşuna dizilerek idam edilmesi üzerine onun yerine geçti. Hocasının fikirlerinden beğenmediklerini çıkarıp kendi görüşlerini hakim kıldı. Kendisini beklenen Mehdi ilan etti. Daha sonra peygamber olduğunu ve ahir zamanın büyük kurtarıcısı olduğunu söyledi. Zamanındaki alimler onun İslam dini ile alakasının kalmadığını ve İslama karşı olduğunu bildirdiler.<br />
<br />
1852'de İran'da Nasirüddin Şaha yapılan suikast teşebbüsü sebebiyle taraftarlarıyla beraber Tahran'da hapsedildi. Sonra Bağdat'a sürüldü. Behaullah, Bağdat'ta yerleşip sapık fikirlerini yaydı. Akdes isimli bir kitap yazdı. Bu kitabında Kur'an-ı kerimi kötüledi. İslamiyete saldırdı. İnsanlık, haramı helal sayacak yeni bir dine ihtiyaç duyuyor, dedi. El-İkan adıyla yazdığı kitapta ise, pekçok sapık fikirler ileri sürdü. Yahudi ve Hıristiyanlara yaranmak için Tevrat ve İncil'in değiştirilmediğini söyledi. Bağdat'ta bulunan İslam alimlerinin ve Ehl-i sünnet halkın Osmanlı Devletine şikayetleri üzerine Behaullah ve taraftarları 1862'de İstanbul'a götürüldüler. Sonra topluca Edirne'ye sürüldüler. Edirne'de aralarında anlaşmazlık çıktı. İki kısma ayrıldılar. Mirza Yahya Nuri taraftarları Sultan Abdülaziz Hanın fermanıyla Kıbrıs'a, Mirza Hüseyin Ali (Behaullah) taraftarları ise, 1868'de Akka'ya gönderildiler.<br />
<br />
Behaullah 1892'de Akka'da öldü. Yerine oğlu Abdulbeha Abbas geçti. Bu da babasından geri kalmadı. Hıristiyanlara yaranmak maksadıyla İsa aleyhisselam için, tanrı dedi. Hıristiyanların inandığı gibi tanrı üçtür dedi. 1908'de Meşrutiyetin ilanıyla serbest hareket eden Abdulbeha Abbas, Mısırlı Mason Abduh ve bunun talebesi Reşid Rıza ile mektuplaştı. Daha sonra derslerine katıldı. Asr-ul-Cedid adıyla yazdığı kitapta, bütün dinleri yıkıp dünya birliğinden bahsetti. Meşrutiyetin ilanıyla İslam düşmanı İttihatçıların, Yahudilerin ve İngilizlerin yardım ve teşvikleriyle sapık fikirlerine taraftar bulan Abdulbeha Abbas, Mısır'a, Avrupa'ya ve Amerika'ya giderek konferanslar verdi. Pekçok taraftar topladı. 1921'de Hayfa'da öldü. Yerine oğlu Şevki geçti. 1897'de doğan Şevki, Beyrut'ta ve İngiltere'de Oxford Üniversitesinde tahsil yaptı. Amerikalı Maxwell ailesinin kızıyla evlendi. Ömrü boyunca Behailiği yaymak için çalıştı, 1957'de Londra'da öldü. Yerine geçecek oğlu ve torunu olmadığından Behailerin idaresi Hayfa'da kurulan Umumi Adalet Evine bırakıldı.<br />
<br />
Umumi Adalet Evi; İdari teşkilat bakımından Behailiğin merkezidir. İdari teşkilatın en alt kademesi ise, mahalli ruhani mahfillerdir. İkinci derecede en önemli merkezleri Amerika'daki Chicago (Şikago)da 1920'de yapılan büyük mabetleridir. Avrupa, Amerika, Afrika ve Avustralya'da yetmiş yedi mahalli mahfil resmen tescil edilmiştir. Türkiye'de ise Türk yargıtayı 13.12.1962 tarih ve 1252 esas ve 2435 sayılı kararıyla Behailiğin ayrı bir din olarak kabul edilmeyeceğini tescil etmiş ve onların bu çalışmalarını durdurmuştur.<br />
<br />
Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, Sihi, Zerdüşti ve Budistleri aldatarak kendilerine çeken Behailerin bütün dünyada seksen sekiz yerde teşkilatı vardır. En çok korkup çekindikleri, amansız düşmanları İslam alimleridir. Dinini bilen anlayan hiçbir Müslümanı aldatamayan Behailer, kitaplarını, propaganda neşriyatlarını kırk sekiz dile tercüme edip, her yere dağıtmakta ve bu uğurda milyarları sarf etmektedirler. Fakat İslamiyet karşısında aciz kalmakta ve eriyip gitmektedirler.<br />
<br />
Behailerin mabetlerine "Meşarık-ul-Ezkar" adı verilmiştir. Halen dünyanın altı yerinde mabetleri vardır. On dokuz rakamını mukaddes kabul ederler. İdareleri umumi adalet evi yüksek meclisine seçilen on dokuz kişi tarafından yürütülür. Her Behai, her sene kazancının beşte birini bu idare heyetine verir. Behailerin teşkilatları tapınmaları, vazifeleri, Akdes dedikleri kitaplarında ve Vasiyetler Levhaları'nda yazılıdır. Allahü tealaya inanmaları ve birçok bilgileri İslam dininden alınmıştır. İslamiyete uymayan pekçok bozuk tarafları vardır. Mantıki ve çoğu sosyal olan dünya görüşlerini din diye, ilahi vahiy diye anlatmaktadırlar. Irk ve milliyet tanımazlar. Komünistler gibi, bütün dünyaya yayılmak, tek bir salahiyetli idarecinin emirleri ile idare edilmek gayesindedirler. Fertlerin menfaatlerini düşünmezler, devlet kapitalizmini desteklerler. Seneyi on dokuz ay kabul ederler. On dokuz gün oruç tutarlar. Hacları, El-Bab Ali Muhammed'in Şiraz'daki evini veya Behaullah'ın Bağdat'taki evini gidip görmektir.<br />
<br />
Behailiğin kuruluş gayesi, İslamiyeti yıkmak için faaliyet göstermektir. Başta İngiltere olmak üzere sömürgeci bir siyaset takib eden ve emperyalist maksatlar güden diğer devletler, siyonistler, Behailiği ve buna benzer bozuk yolları maddeten ve manen desteklemektedirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rehber Ansiklopedisi</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BEHAİLİK</span></span><br />
<br />
On dokuzuncu asrın ikinci yarısında Mirza Hüseyin Ali'nin ortaya attığı bozuk, uydurma bir inanç ve sapık bir yol. Kurucusunun kendisine Behaullah lakabını takması sebebiyle bu yola Behailik denmiştir. Behailik; El-Bab Ali Muhammed adında bir Acemin kurduğu Babiliğin değişik tipte bir devamıdır (Bkz. Babilik).<br />
<br />
Behailiğin kurucusu, önce babiliği ortaya çıkaran El-Bab Ali Muhammed'in talebesiydi. Hocasının, 1850'de Tebriz'de kurşuna dizilerek idam edilmesi üzerine onun yerine geçti. Hocasının fikirlerinden beğenmediklerini çıkarıp kendi görüşlerini hakim kıldı. Kendisini beklenen Mehdi ilan etti. Daha sonra peygamber olduğunu ve ahir zamanın büyük kurtarıcısı olduğunu söyledi. Zamanındaki alimler onun İslam dini ile alakasının kalmadığını ve İslama karşı olduğunu bildirdiler.<br />
<br />
1852'de İran'da Nasirüddin Şaha yapılan suikast teşebbüsü sebebiyle taraftarlarıyla beraber Tahran'da hapsedildi. Sonra Bağdat'a sürüldü. Behaullah, Bağdat'ta yerleşip sapık fikirlerini yaydı. Akdes isimli bir kitap yazdı. Bu kitabında Kur'an-ı kerimi kötüledi. İslamiyete saldırdı. İnsanlık, haramı helal sayacak yeni bir dine ihtiyaç duyuyor, dedi. El-İkan adıyla yazdığı kitapta ise, pekçok sapık fikirler ileri sürdü. Yahudi ve Hıristiyanlara yaranmak için Tevrat ve İncil'in değiştirilmediğini söyledi. Bağdat'ta bulunan İslam alimlerinin ve Ehl-i sünnet halkın Osmanlı Devletine şikayetleri üzerine Behaullah ve taraftarları 1862'de İstanbul'a götürüldüler. Sonra topluca Edirne'ye sürüldüler. Edirne'de aralarında anlaşmazlık çıktı. İki kısma ayrıldılar. Mirza Yahya Nuri taraftarları Sultan Abdülaziz Hanın fermanıyla Kıbrıs'a, Mirza Hüseyin Ali (Behaullah) taraftarları ise, 1868'de Akka'ya gönderildiler.<br />
<br />
Behaullah 1892'de Akka'da öldü. Yerine oğlu Abdulbeha Abbas geçti. Bu da babasından geri kalmadı. Hıristiyanlara yaranmak maksadıyla İsa aleyhisselam için, tanrı dedi. Hıristiyanların inandığı gibi tanrı üçtür dedi. 1908'de Meşrutiyetin ilanıyla serbest hareket eden Abdulbeha Abbas, Mısırlı Mason Abduh ve bunun talebesi Reşid Rıza ile mektuplaştı. Daha sonra derslerine katıldı. Asr-ul-Cedid adıyla yazdığı kitapta, bütün dinleri yıkıp dünya birliğinden bahsetti. Meşrutiyetin ilanıyla İslam düşmanı İttihatçıların, Yahudilerin ve İngilizlerin yardım ve teşvikleriyle sapık fikirlerine taraftar bulan Abdulbeha Abbas, Mısır'a, Avrupa'ya ve Amerika'ya giderek konferanslar verdi. Pekçok taraftar topladı. 1921'de Hayfa'da öldü. Yerine oğlu Şevki geçti. 1897'de doğan Şevki, Beyrut'ta ve İngiltere'de Oxford Üniversitesinde tahsil yaptı. Amerikalı Maxwell ailesinin kızıyla evlendi. Ömrü boyunca Behailiği yaymak için çalıştı, 1957'de Londra'da öldü. Yerine geçecek oğlu ve torunu olmadığından Behailerin idaresi Hayfa'da kurulan Umumi Adalet Evine bırakıldı.<br />
<br />
Umumi Adalet Evi; İdari teşkilat bakımından Behailiğin merkezidir. İdari teşkilatın en alt kademesi ise, mahalli ruhani mahfillerdir. İkinci derecede en önemli merkezleri Amerika'daki Chicago (Şikago)da 1920'de yapılan büyük mabetleridir. Avrupa, Amerika, Afrika ve Avustralya'da yetmiş yedi mahalli mahfil resmen tescil edilmiştir. Türkiye'de ise Türk yargıtayı 13.12.1962 tarih ve 1252 esas ve 2435 sayılı kararıyla Behailiğin ayrı bir din olarak kabul edilmeyeceğini tescil etmiş ve onların bu çalışmalarını durdurmuştur.<br />
<br />
Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, Sihi, Zerdüşti ve Budistleri aldatarak kendilerine çeken Behailerin bütün dünyada seksen sekiz yerde teşkilatı vardır. En çok korkup çekindikleri, amansız düşmanları İslam alimleridir. Dinini bilen anlayan hiçbir Müslümanı aldatamayan Behailer, kitaplarını, propaganda neşriyatlarını kırk sekiz dile tercüme edip, her yere dağıtmakta ve bu uğurda milyarları sarf etmektedirler. Fakat İslamiyet karşısında aciz kalmakta ve eriyip gitmektedirler.<br />
<br />
Behailerin mabetlerine "Meşarık-ul-Ezkar" adı verilmiştir. Halen dünyanın altı yerinde mabetleri vardır. On dokuz rakamını mukaddes kabul ederler. İdareleri umumi adalet evi yüksek meclisine seçilen on dokuz kişi tarafından yürütülür. Her Behai, her sene kazancının beşte birini bu idare heyetine verir. Behailerin teşkilatları tapınmaları, vazifeleri, Akdes dedikleri kitaplarında ve Vasiyetler Levhaları'nda yazılıdır. Allahü tealaya inanmaları ve birçok bilgileri İslam dininden alınmıştır. İslamiyete uymayan pekçok bozuk tarafları vardır. Mantıki ve çoğu sosyal olan dünya görüşlerini din diye, ilahi vahiy diye anlatmaktadırlar. Irk ve milliyet tanımazlar. Komünistler gibi, bütün dünyaya yayılmak, tek bir salahiyetli idarecinin emirleri ile idare edilmek gayesindedirler. Fertlerin menfaatlerini düşünmezler, devlet kapitalizmini desteklerler. Seneyi on dokuz ay kabul ederler. On dokuz gün oruç tutarlar. Hacları, El-Bab Ali Muhammed'in Şiraz'daki evini veya Behaullah'ın Bağdat'taki evini gidip görmektir.<br />
<br />
Behailiğin kuruluş gayesi, İslamiyeti yıkmak için faaliyet göstermektir. Başta İngiltere olmak üzere sömürgeci bir siyaset takib eden ve emperyalist maksatlar güden diğer devletler, siyonistler, Behailiği ve buna benzer bozuk yolları maddeten ve manen desteklemektedirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rehber Ansiklopedisi</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kıble istikameti nasıl bulunur?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=35644</link>
			<pubDate>Thu, 20 Feb 2025 03:16:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=35644</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kıble istikameti nasıl bulunur?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTİKBÂL-İ KIBLE</span></span><br />
<br />
Nemâzı Kâ’beye karşı kılmakdır. Kâ’be için kılmak değildir. Kıble önce (Kudüs) idi. Hicretden<br />
onyedi ay sonra, Şa’bân ortasında salı günü öğle veyâ ikindi nemâzının üçüncü rek’atinde iken Kâ’beye<br />
dönülmesi emr olundu. Göz sinirlerinin çapraz istikameti arasındaki açıklık, Kâ’beye rastlarsa, Hanefî<br />
ve Mâlikî mezheblerinde nemâz sahîh olur. Bu zâviye takrîben 45 derecedir. İstanbulun kıble<br />
istikameti, cenûbdan yirmidokuz derecelik bir zâviye [açı] kadar şarkdadır. Bu açıya (Kıble zâviyesi)<br />
denir. Harîta üzerinde bir şehr ile, Mekke şehri arasında çizilen doğruya (Kıble hattı) denir. Bu hat,<br />
kıble istikametini gösterir. Güneş bu hat üzerine gelince, (Kıble sâati) olur. Bu hat ile bu şehrden<br />
geçen tûl dâiresi arasındaki zâviyeye (Kıble açısı) denir. Bir şehrin kıble istikameti, tûl ve arz<br />
derecelerine tâbi’dir. Şimâl nısf kürede, zevâl vaktinde, güneşin bulunduğu cihet yâhud mahallî zevâlî<br />
zemâna ayarlı bir sâat makinesi üfkî olarak yüzü semâya doğru ve akrebi güneşe doğru tutulunca,<br />
akreb ile oniki rakamı arasındaki zâviyenin orta hattı [açı ortayı], takrîben cenûbu gösterir. Meyl-i<br />
şems ve ta’dîl-i zemân sıfıra ne kadar yakın ise netîce o kadar hassas olur. İstanbulun kıble istikameti<br />
iki yol ile bulunur: 1- Kıble açısı ile. 2- Kıble sâati ile. 1- İstanbuldan geçen tûl dâiresinin<br />
istikâmetinden, ya’nî cenûb cihetinden Kıble açısı kadar şarkına dönülürse, Kıbleye dönülmüş olur. K<br />
açısı şöyle hesâb olunur: Mekke-i mükerremenin arz [enlem] derecesi a´ = yirmibir derece yirmialtı<br />
dakîka, Greenwich’den tûl [boylam] derecesi t´ = otuzdokuz derece elli dakîkadır. İstanbulun arzı a =<br />
41 derece, tûlü t = 29 derece olduğundan, arz derecelerinin farkı 19 derece 34 dakîka, tûl farkı f = 10<br />
derece 50 dakîkadır. İstanbulun takrîbî kıble açısı K, (Ma’rifetnâme)deki hendesî îzâhdan istifâde<br />
edilerek:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200936" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 030927.png</a> (Dosya Boyutu: 7.23 KB / İndirme Sayısı: 114)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<br />
İhtâr: İstanbulun Mekke-i mükerremeden tûl farkı f, 60° den küçük olduğu için, bu K,<br />
aşağıdaki kat’î müsâvâtın verdiği netîceye yakındır. Tûl farkı 120° den çok ise, Mekke-i mükerremenin<br />
Erd küresi merkezine göre simetriği olan nokta (tûlü – 140,17°, arzı – 21,43°) için takrîbî düstûr ile K<br />
Kıble açısı hesâb edilir. Netîcenin 180° den farkı alınarak takrîbî kıble zâviyesi [açısı] bulunur.<br />
Ş, Şehrin şâkülünün küre-i semâyı kesdiği nokta, Z, zevâl noktası, AZ, Nısfünnehâr dâiresidir<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200937" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 030952.png</a> (Dosya Boyutu: 157.36 KB / İndirme Sayısı: 122)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
Kürevî müsellesâtdan çıkarılan şu müsâvât kat’î kıble zâviyesini verir:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200938" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 031013.png</a> (Dosya Boyutu: 4 KB / İndirme Sayısı: 126)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
Burada a ve t, kıble açısı bulunacak yerin arz ve tûl dereceleridir. a ekvatorun şimâlinde (+),<br />
cenûbunda (–) dir. t Londra (Greenwich)nın şarkında (+), garbın-da (–) alınır. Bulunan K, o şehrden<br />
biri cenûba, diğeri kıbleye müteveccih iki hat [kavs] arasındaki açıdır.<br />
Kıbleyi bulmak için, t´ = 39,83° kıble tûlü ile –140,17° tûlü’nden ibâret çemberin ikiye ayırdığı<br />
Erd küresinde, cografî cenûbdan i’tibâren, kıblenin şarkında bulunan yerlerde garba, garbında bulunan<br />
yerlerde şarka, K açısı kadar dönülür. Bu düstûr ile bulunan K, garba dönülecek mahallerde (–), şarka<br />
dönülecek mahallerde (+) çıkmalıdır. Hesâb netîcesi bunun tersi çıkarsa, (+180°) veyâ (–180°) ilâve<br />
edilerek kıble açısı bulunur. Meselâ, t=67°, a=25° olan Karachi için CASIO hesâb makinesinde şu<br />
düğmelere basılır:<br />
39.83 – 67 = cos x 25 sin – 25 cos x 0.3925 = Min 39.83 – 67 = sin ÷ MR = INV tan Kıble<br />
zâviyesi [açısı] –87° 27 dakîka bulunur.<br />
İstanbul için +28 derece 21 dakîka [kısacası 29°] bulunmakdadır. Kat’î ve (takrîbî) olarak<br />
hesâb edilen ba’zı K’lar aşağıdadır. Son üç değer simetrik üsûl ile bulunmuşdur. Münih: 50° (47°),<br />
Londra: 61° (52°), Basel: 56° (50°), Frankfurt: 52° (47°), Tokyo: 113° (130°), New York: 122°<br />
(134°), Kumasi: 115° (125°).<br />
2- İstanbulda, kıble sâati ile kıble istikâmeti şöyle bulunur: 170.ci sahîfede sağdaki şeklde B<br />
noktası, CŞ kıble hattının bir AB meyl dâiresini dik kesdiği noktadır. ABŞ dik kürevî müsellesde, Napier<br />
müsâvâtına göre, cos (90-a) = cotan i x cotan K dır. Dâimâ tan A x cotan A=1 olduğu için, sin a = (1 /<br />
tan i) x (1 / tan K) dır. Buradan tan i = 1 /(sin a x tan K) olur. Meselâ 2 şubat günü için Privileg hesâb<br />
makinasında E/C 1÷41 sin ÷ 28.21 tan = arc tan düğmelerine basınca, i=70,5 derece bulunur.<br />
İstanbul için, dâimâ i=70,5 dir. ABC dik kürevî müsellesinde de, cos (i+H)= tan δ x cot d dir. ABŞ<br />
müsellesinde, cos i= tan a x cot d olduğundan, cot d = cos i / tan a olup, cos (i+H)= tan δ x cos i ÷<br />
tan a olur. E/C 16.58 tan x 70,5 cos ÷ 41 tan=arc cos – 70,5 =÷15=<br />
düğmelerine basınca, H fadl–ı dâir zemânı, ya’nî CZ kavsi için 1 sâ. 45 dakîka bulunur. Kedûsînin Rub’-<br />
ı dâire hâşiyesinde diyor ki, (Ayârlanmış mürî, kıble hattına getirilince, haytın kavs-i irtifâ’da rastladığı<br />
derecenin temâmîsi, İstanbulda Kıble sâatı vaktinin fadl-ı dâir derecesi olur. 15’e bölünce, fadl-i dâir<br />
sâati olur). Fadl-ı dâir sâatini 12 den çıkarıp, tâdil-i zemân ve tûl farkını hesâba katarak güneşin kıble<br />
hizâsında bulunduğu andaki (Kıble Vakti) veyâ (Kıble sâati) hergün için, müşterek sâate göre hesâb<br />
edilir. Misâlimizde 10 sâ. 33 dak. olur. Ezânî zuhr vaktinden Fadl-ı dâir ve bir Temkin çıkarılınca, ezânî<br />
Kıble sâati 5 sâ. 6 dak. olur. Bu anda güneşe dönü lürse kıbleye dönülmüş olur. Kıble, cenûbun<br />
şarkında ise, güneş de şarkda, ya’nî öğleden evvel olup, vakt düstûrundaki H nin (-) olması îcâb eder.<br />
δ = meyl-i şemsdir. δ = a´ = 21.43° olunca, güneş senede iki kerre tam Kâ’benin üstüne gelir. Bu<br />
günlerde, bütün dünyâda bu ânda (kıble sâati vaktinde), güneşe dönen kıbleye dönmüş olur.<br />
Ahmed Ziyâ Beğ, tûl ve arz derecelerini biraz büyük alıp, hesâbı logaritme cedveli ile yaparak,<br />
İstanbul için yaklaşık K=29 derece bulmuşdur. İstanbulda, Kandilli iskelesindeki câmi’ tekrâr<br />
yapılırken, mihrâbı bu düstûr ile hesâb edilmişdir.<br />
Pusula (kıble nümâ) ile, cenûb cihetini bulup, bundan otuzbir derece şarka dönülürse,<br />
İstanbulda kıbleye dönülmüş olur. Fekat pusulanın ibresi magnetik kutubları göstermekdedir. Bunlar<br />
ise erd küresinin ekseninin kutubları değildir. Magnetik kutubların yeri de zemânla değişmekdedir.<br />
Altıyüz sene kadar bir zemânda, hakîkî kutublar etrâfında bir devr yapmakdadır. Bir şehrde pusula<br />
doğrultusu ile hakîkî kutub doğrultusu arasındaki zâviyeye (Sapma açısı) denir. Her yerin sapma açısı<br />
başkadır. Şimâlden şarka (+) veyâ garba (–) doğru pusula ibresinin 30° sapdığı meskün mahaller<br />
vardır. Bir yerin sapma açısı da, her sene değişmekdedir. O hâlde, bir yerde cihet, pusula ile<br />
bulunursa, kıble açısına, sapma açısını eklemek veyâ çıkarmak lâzımdır. İstanbulun sapma açısı<br />
takrîben + 3° dir. Bunun için, İstanbulda pusula ile anlaşılan cenûb cihetinden: 28° + 3° = 31° şarka<br />
dönünce, kıbleye dönülmüş olur.<br />
<br />
Cenûb ciheti, kutub yıldızı ile veyâ sâat ile yâhud yere çizilen (Nısf-ün-nehâr) hattı ile<br />
bulunursa, kıble açısına sapma açısını eklemek lâzım olmaz. İstanbulda cenûbdan 29 derece şarka<br />
dönülerek, kıble ciheti bulunur. Bunun için sâatımızı masa üzerine koyup, altı sayısı cenûba çevrilir.<br />
Yelkovan beş üzerine getirilince, kıbleyi gösterir.<br />
Hastalık ve düşman, hırsız korkusu veyâ yanlış bulmak ile, kıbleden ayrılmak farz nemâzlarda<br />
da, câiz ise de, vapurda, trende kıbleye dönmek şartdır.<br />
Müsâfir, vapurda ve trende, farz nemâza, kıbleye karşı durup, secde yeri yanına pusula<br />
koymalı. Vapur ve tren döndükce, kendisi kıbleye karşı dönmelidir. Yâhud başka birisi, sağa sola<br />
döndürmelidir. Nemâzda göğsü kıbleden ayrılırsa, nemâzı bozulur. Çünki, vapur, tren, ev gibidir.<br />
Hayvan gibi değildir. Otobüsde, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemiyenlerin, farz nemâzları câiz<br />
olmıyacağından, bunlar, yolda oldukları müddetçe şâfi’î mezhebini taklîd ederek, öğle ile ikindiyi ve<br />
akşam ile yatsıyı cem’ edebilir. Hanefî mezhebinde olan, yolda kıbleye dönemiyecek ise, yola çıkdıkdan<br />
sonra, gündüz bir yerde durduğu zemân, öğle vaktinde öğleyi kılınca, hemen ikindiyi de kılmalı, gece<br />
durulduğu zemân, yatsı vaktinde akşamı ve sonra yatsıyı bir arada kılmalı ve bu dört nemâza niyyet<br />
ederken (Şâfi’î mezhebini taklîd ederek edâ ediyorum) diye niyyet etmelidir. Şâfi’î ve mâlikî mezhebine<br />
göre, giriş ve çıkış günlerinden başka üç günden ziyâde kalmağa niyyet etdiği bir yere girince, yâhud<br />
dört günden önce biteceğini sandığı işi için gitdiği yerde onsekiz günden çok kalınca mukîm olur.<br />
Buradan çıkınca, 80 kilometreye gitmeğe niyyet etmedikçe, seferî olmaz. (Fetâvâ-i fıkhiyye)de<br />
buyuruyor ki, (Seferde, ikindi ile cem’ ederek kılmak için, öğleyi gecikdirse, öğle vakti çıkdıkdan sonra,<br />
mukîm olsa, önce öğle nemâzını kazâ eder. Öğleyi kazâya bırakdığı için günâha girmez.) Dişinde<br />
kaplama veyâ dolgu olduğu için mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd eden, üç günden çok ve onbeş<br />
günden az kaldığı yerde, farzları kasr etmemeli, dört rek’at kılmalıdır. Kasr ederse, iki rek’at kıldığı<br />
farzları mâlikî ve şâfi’î mezhebine göre sahîh olmaz. Dört rek’at kılarsa, hanefîde mekrûh olur ise de,<br />
sahîh olur. Derisi, yabancı kadına değince veyâ nemâzda abdesti bozulunca, mâlikî mezhebine göre,<br />
nemâzının sahîh olması da, böyledir. Bu kimsenin, seferî olarak kaldığı yerde, harac olmadan,<br />
nemâzlarını cem’ edemiyeceği 54. cü madde sonunda bildirilmişdir.<br />
Ramezân-ı şerîfin başlamasını hesâb ile, takvîm ile önceden anlamak câiz olmaz ise de, kıbleyi<br />
hesâb ile, kutup yıldızı [pusula] ile ve nemâz vaktlerini astronomik hesâblarla hâzırlanan takvîmden<br />
anlamak câizdir. Çünki hesâb ve âlet ile, temâm bulunmasa da, çok zan elde edilir. Kıble ve nemâz<br />
vaktleri, fazla zan ile kabûl olur.<br />
Mihrâb bulunmıyan, hesâb, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamıyan yerlerde, kıbleyi bilen, sâlih<br />
müslimânlara sormak lâzımdır. Kâfire, fâsıka ve çocuklara sorulmaz. Kâfire, fâsıka, mu’âmelâtda<br />
inanılırsa da, diyânâtda [ya’nî ibâdetlerde] inanılmaz. Kıbleyi bilen kimseyi aramağa, lüzûm yokdur.<br />
Kendisi araşdırır. Karâr verdiği cihete doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, nemâzı iâde<br />
etmez.<br />
Kıble, Kâ’benin binâsı değildir, arsasıdır. Ya’nî yerden Arşa kadar, o boşluk kıbledir. Bunun için<br />
kuyu [deniz] dibinde, yüksek dağların tepesinde [tayyârede], bu cihete doğru kılınabilir. [Hâcı olmak<br />
için de, Kâ’benin binâsına değil, o arsaya gidilir. Başka yerlere giden, hâcı olamaz.]<br />
İbni Hacer-i Mekkî hazretleri (Fetâvâ-i fıkhiyye)de buyuruyor ki, (Kâ’benin binâsını, şimdiki<br />
şeklinden değişdirmek câiz değildir, harâmdır. Bugünkü binâyı Haccâc yapmışdır. Halîfe Hârûn-ür-<br />
Reşîd, bunu değişdirip, Abdüllah ibni Zübeyrin yapdırdığı doğru şekli vermek istedikde, imâm-ı Mâlik<br />
“rahmetullahi teâlâ aleyh” mâni’ oldu. Şimdiden sonra, değişdiren olursa, fitne çıkmamak ve eski<br />
binâyı zedelememek şartı ile yapılan değişiklikleri yıkmak vâcibdir. Yoksa vâcib olmaz).<br />
Hastalık sebebi, malın çalınmak tehlükesi ile veyâ gemide batmağa sebeb olursa veyâ yırtıcı<br />
hayvan, düşman görmek tehlükesi varsa veyâ hayvânından inince, yardımcısız binemiyecek ise ve<br />
hayvânı kıbleye karşı durdurunca, arkadaşlar beklemez ise, iki nemâzı cem’ eder. Cem’ edemezse,<br />
farzı da gücü yetdiği tarafa doğru kılar ve iâde etmez. Çünki, bu özrlere kendisi sebeb olmamış,<br />
semâvî, ya’nî gayr-i ihtiyârî olmuşdur. Kıble cihetini bilmiyen kimse, mihrâba bakmadan, bilene<br />
sormadan, kendi araşdırmadan kılarsa, kıbleye rastlamış olsa bile, nemâzı kabûl olmaz. Fekat,<br />
rastlamış olduğunu, nemâzdan sonra öğrenirse kabûl olur. Nemâz arasında öğrenirse kabûl olmaz.<br />
Kıbleyi araşdırıp da, karâr verdiği cihete kılmazsa, rastladığını anlasa bile, tekrâr kılması lâzım olur.<br />
Bunun gibi, abdestsiz olduğunu veyâ elbisesinin necs olduğunu veyâ vakt girmediğini sanarak kılan ve<br />
sonra bu zannının doğru olmadığını anlıyan, tekrâr kılar.<br />
<br />
[Kıble cihetini anlamak için, güneş gören bir yere bir çubuk dikilir. Yâhud, bir ipin ucuna<br />
anahtar, taş gibi birşey bağlanıp sarkıtılır. O günkü takvîm yaprağında yazılı (Kıble sâati) vaktinde,<br />
çubuğun, ipin gölgeleri, kıble istikâmetini, güneşin bulunduğu yer de, kıble cihetini gösterir. Güneş,<br />
gölgenin kıble tarafındadır.]<br />
Âşkın aldı benden beni,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Senin sevgin, pek tatlıymış,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Ne varlığa sevinirim,<br />
ne yokluğa yerinirim.<br />
Aşkın ile zevklenirim,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Emretdin ibâdetleri,<br />
medhetdin iyi hâlleri,<br />
verdin sonsuz ni’metleri,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Ne nankör nefsim var aceb,<br />
zevkı için, bana kıyar hep!<br />
Ben hakîkî zevki buldum,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
İbâdeti güzel yapmak,<br />
dünyâ için de çalışmak,<br />
gece gündüz işim, çünki,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Sevmek lâfla olmaz Hilmi,<br />
Rabbin, çalışınız dedi.<br />
Hâlinden de anlaşılsın;<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
İslâm düşmanları nice,<br />
çatıyor dîne sinsice.<br />
Durursan, doğru mu olur,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Âşık tenbel oturur mu?<br />
Ma’şûka toz kondurur mu?<br />
Düşmanı susdur da, söyle:<br />
Seviyorum Rabbim seni!<br />
<br />
Muhtelif arz ve tûl derecelerindeki mahallerin kıble açıları<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200939" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 031221.png</a> (Dosya Boyutu: 948.11 KB / İndirme Sayısı: 126)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
Bu cedvelde tûl dereceleri 5'er derece ara ile cedvelin üstüne ve altına, arz dereceleri de 2'şer<br />
derece ara ile cedvelin ortasına yukarıdan aşağıya doğru yazılmışdır. Tûl derecelerinden altı çizili<br />
olanlar garbî (-), diğerleri şarkî (+) dır. Şimâl yarım küresinde bulunan mahaller için birinci ve ikinci<br />
sıradaki tûl dereceleri, cenûb yarım küresinde bulunan mahaller için ise 3.cü ve 4.cü sıradaki tûl<br />
dereceleri kullanılır. Kıble açısı aranılan mahallin tûl derecesinin bulunduğu sütûn ile bu mahallin arz<br />
derecesinin bulunduğu satırın kesişdiği yerdeki rakam, bu mahallin kıble açısı derecesidir. Birinci ve<br />
dördüncü sıradaki tûl dereceleri için mahallin cenûbundan garbına, ikinci ve üçüncü sıradaki tûl<br />
dereceleri için ise cenûbundan şarkına kıble açısı kadar dönülünce kıbleye dönülmüş olur. Bu açılar<br />
güneş veyâ kutub yıldızı ile anlaşılan coğrafi cenûb istikametinden olup, pusula ile ölçmelerde sapma<br />
açısını da hesâba katmak îcâb eder.<br />
<br />
Kaynak<br />
<br />
<a href="http://www.namazvakti.com/Info.php" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">www.namazvakti.com/Info.php</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kıble istikameti nasıl bulunur?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTİKBÂL-İ KIBLE</span></span><br />
<br />
Nemâzı Kâ’beye karşı kılmakdır. Kâ’be için kılmak değildir. Kıble önce (Kudüs) idi. Hicretden<br />
onyedi ay sonra, Şa’bân ortasında salı günü öğle veyâ ikindi nemâzının üçüncü rek’atinde iken Kâ’beye<br />
dönülmesi emr olundu. Göz sinirlerinin çapraz istikameti arasındaki açıklık, Kâ’beye rastlarsa, Hanefî<br />
ve Mâlikî mezheblerinde nemâz sahîh olur. Bu zâviye takrîben 45 derecedir. İstanbulun kıble<br />
istikameti, cenûbdan yirmidokuz derecelik bir zâviye [açı] kadar şarkdadır. Bu açıya (Kıble zâviyesi)<br />
denir. Harîta üzerinde bir şehr ile, Mekke şehri arasında çizilen doğruya (Kıble hattı) denir. Bu hat,<br />
kıble istikametini gösterir. Güneş bu hat üzerine gelince, (Kıble sâati) olur. Bu hat ile bu şehrden<br />
geçen tûl dâiresi arasındaki zâviyeye (Kıble açısı) denir. Bir şehrin kıble istikameti, tûl ve arz<br />
derecelerine tâbi’dir. Şimâl nısf kürede, zevâl vaktinde, güneşin bulunduğu cihet yâhud mahallî zevâlî<br />
zemâna ayarlı bir sâat makinesi üfkî olarak yüzü semâya doğru ve akrebi güneşe doğru tutulunca,<br />
akreb ile oniki rakamı arasındaki zâviyenin orta hattı [açı ortayı], takrîben cenûbu gösterir. Meyl-i<br />
şems ve ta’dîl-i zemân sıfıra ne kadar yakın ise netîce o kadar hassas olur. İstanbulun kıble istikameti<br />
iki yol ile bulunur: 1- Kıble açısı ile. 2- Kıble sâati ile. 1- İstanbuldan geçen tûl dâiresinin<br />
istikâmetinden, ya’nî cenûb cihetinden Kıble açısı kadar şarkına dönülürse, Kıbleye dönülmüş olur. K<br />
açısı şöyle hesâb olunur: Mekke-i mükerremenin arz [enlem] derecesi a´ = yirmibir derece yirmialtı<br />
dakîka, Greenwich’den tûl [boylam] derecesi t´ = otuzdokuz derece elli dakîkadır. İstanbulun arzı a =<br />
41 derece, tûlü t = 29 derece olduğundan, arz derecelerinin farkı 19 derece 34 dakîka, tûl farkı f = 10<br />
derece 50 dakîkadır. İstanbulun takrîbî kıble açısı K, (Ma’rifetnâme)deki hendesî îzâhdan istifâde<br />
edilerek:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200936" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 030927.png</a> (Dosya Boyutu: 7.23 KB / İndirme Sayısı: 114)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<br />
İhtâr: İstanbulun Mekke-i mükerremeden tûl farkı f, 60° den küçük olduğu için, bu K,<br />
aşağıdaki kat’î müsâvâtın verdiği netîceye yakındır. Tûl farkı 120° den çok ise, Mekke-i mükerremenin<br />
Erd küresi merkezine göre simetriği olan nokta (tûlü – 140,17°, arzı – 21,43°) için takrîbî düstûr ile K<br />
Kıble açısı hesâb edilir. Netîcenin 180° den farkı alınarak takrîbî kıble zâviyesi [açısı] bulunur.<br />
Ş, Şehrin şâkülünün küre-i semâyı kesdiği nokta, Z, zevâl noktası, AZ, Nısfünnehâr dâiresidir<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200937" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 030952.png</a> (Dosya Boyutu: 157.36 KB / İndirme Sayısı: 122)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
Kürevî müsellesâtdan çıkarılan şu müsâvât kat’î kıble zâviyesini verir:<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200938" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 031013.png</a> (Dosya Boyutu: 4 KB / İndirme Sayısı: 126)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
Burada a ve t, kıble açısı bulunacak yerin arz ve tûl dereceleridir. a ekvatorun şimâlinde (+),<br />
cenûbunda (–) dir. t Londra (Greenwich)nın şarkında (+), garbın-da (–) alınır. Bulunan K, o şehrden<br />
biri cenûba, diğeri kıbleye müteveccih iki hat [kavs] arasındaki açıdır.<br />
Kıbleyi bulmak için, t´ = 39,83° kıble tûlü ile –140,17° tûlü’nden ibâret çemberin ikiye ayırdığı<br />
Erd küresinde, cografî cenûbdan i’tibâren, kıblenin şarkında bulunan yerlerde garba, garbında bulunan<br />
yerlerde şarka, K açısı kadar dönülür. Bu düstûr ile bulunan K, garba dönülecek mahallerde (–), şarka<br />
dönülecek mahallerde (+) çıkmalıdır. Hesâb netîcesi bunun tersi çıkarsa, (+180°) veyâ (–180°) ilâve<br />
edilerek kıble açısı bulunur. Meselâ, t=67°, a=25° olan Karachi için CASIO hesâb makinesinde şu<br />
düğmelere basılır:<br />
39.83 – 67 = cos x 25 sin – 25 cos x 0.3925 = Min 39.83 – 67 = sin ÷ MR = INV tan Kıble<br />
zâviyesi [açısı] –87° 27 dakîka bulunur.<br />
İstanbul için +28 derece 21 dakîka [kısacası 29°] bulunmakdadır. Kat’î ve (takrîbî) olarak<br />
hesâb edilen ba’zı K’lar aşağıdadır. Son üç değer simetrik üsûl ile bulunmuşdur. Münih: 50° (47°),<br />
Londra: 61° (52°), Basel: 56° (50°), Frankfurt: 52° (47°), Tokyo: 113° (130°), New York: 122°<br />
(134°), Kumasi: 115° (125°).<br />
2- İstanbulda, kıble sâati ile kıble istikâmeti şöyle bulunur: 170.ci sahîfede sağdaki şeklde B<br />
noktası, CŞ kıble hattının bir AB meyl dâiresini dik kesdiği noktadır. ABŞ dik kürevî müsellesde, Napier<br />
müsâvâtına göre, cos (90-a) = cotan i x cotan K dır. Dâimâ tan A x cotan A=1 olduğu için, sin a = (1 /<br />
tan i) x (1 / tan K) dır. Buradan tan i = 1 /(sin a x tan K) olur. Meselâ 2 şubat günü için Privileg hesâb<br />
makinasında E/C 1÷41 sin ÷ 28.21 tan = arc tan düğmelerine basınca, i=70,5 derece bulunur.<br />
İstanbul için, dâimâ i=70,5 dir. ABC dik kürevî müsellesinde de, cos (i+H)= tan δ x cot d dir. ABŞ<br />
müsellesinde, cos i= tan a x cot d olduğundan, cot d = cos i / tan a olup, cos (i+H)= tan δ x cos i ÷<br />
tan a olur. E/C 16.58 tan x 70,5 cos ÷ 41 tan=arc cos – 70,5 =÷15=<br />
düğmelerine basınca, H fadl–ı dâir zemânı, ya’nî CZ kavsi için 1 sâ. 45 dakîka bulunur. Kedûsînin Rub’-<br />
ı dâire hâşiyesinde diyor ki, (Ayârlanmış mürî, kıble hattına getirilince, haytın kavs-i irtifâ’da rastladığı<br />
derecenin temâmîsi, İstanbulda Kıble sâatı vaktinin fadl-ı dâir derecesi olur. 15’e bölünce, fadl-i dâir<br />
sâati olur). Fadl-ı dâir sâatini 12 den çıkarıp, tâdil-i zemân ve tûl farkını hesâba katarak güneşin kıble<br />
hizâsında bulunduğu andaki (Kıble Vakti) veyâ (Kıble sâati) hergün için, müşterek sâate göre hesâb<br />
edilir. Misâlimizde 10 sâ. 33 dak. olur. Ezânî zuhr vaktinden Fadl-ı dâir ve bir Temkin çıkarılınca, ezânî<br />
Kıble sâati 5 sâ. 6 dak. olur. Bu anda güneşe dönü lürse kıbleye dönülmüş olur. Kıble, cenûbun<br />
şarkında ise, güneş de şarkda, ya’nî öğleden evvel olup, vakt düstûrundaki H nin (-) olması îcâb eder.<br />
δ = meyl-i şemsdir. δ = a´ = 21.43° olunca, güneş senede iki kerre tam Kâ’benin üstüne gelir. Bu<br />
günlerde, bütün dünyâda bu ânda (kıble sâati vaktinde), güneşe dönen kıbleye dönmüş olur.<br />
Ahmed Ziyâ Beğ, tûl ve arz derecelerini biraz büyük alıp, hesâbı logaritme cedveli ile yaparak,<br />
İstanbul için yaklaşık K=29 derece bulmuşdur. İstanbulda, Kandilli iskelesindeki câmi’ tekrâr<br />
yapılırken, mihrâbı bu düstûr ile hesâb edilmişdir.<br />
Pusula (kıble nümâ) ile, cenûb cihetini bulup, bundan otuzbir derece şarka dönülürse,<br />
İstanbulda kıbleye dönülmüş olur. Fekat pusulanın ibresi magnetik kutubları göstermekdedir. Bunlar<br />
ise erd küresinin ekseninin kutubları değildir. Magnetik kutubların yeri de zemânla değişmekdedir.<br />
Altıyüz sene kadar bir zemânda, hakîkî kutublar etrâfında bir devr yapmakdadır. Bir şehrde pusula<br />
doğrultusu ile hakîkî kutub doğrultusu arasındaki zâviyeye (Sapma açısı) denir. Her yerin sapma açısı<br />
başkadır. Şimâlden şarka (+) veyâ garba (–) doğru pusula ibresinin 30° sapdığı meskün mahaller<br />
vardır. Bir yerin sapma açısı da, her sene değişmekdedir. O hâlde, bir yerde cihet, pusula ile<br />
bulunursa, kıble açısına, sapma açısını eklemek veyâ çıkarmak lâzımdır. İstanbulun sapma açısı<br />
takrîben + 3° dir. Bunun için, İstanbulda pusula ile anlaşılan cenûb cihetinden: 28° + 3° = 31° şarka<br />
dönünce, kıbleye dönülmüş olur.<br />
<br />
Cenûb ciheti, kutub yıldızı ile veyâ sâat ile yâhud yere çizilen (Nısf-ün-nehâr) hattı ile<br />
bulunursa, kıble açısına sapma açısını eklemek lâzım olmaz. İstanbulda cenûbdan 29 derece şarka<br />
dönülerek, kıble ciheti bulunur. Bunun için sâatımızı masa üzerine koyup, altı sayısı cenûba çevrilir.<br />
Yelkovan beş üzerine getirilince, kıbleyi gösterir.<br />
Hastalık ve düşman, hırsız korkusu veyâ yanlış bulmak ile, kıbleden ayrılmak farz nemâzlarda<br />
da, câiz ise de, vapurda, trende kıbleye dönmek şartdır.<br />
Müsâfir, vapurda ve trende, farz nemâza, kıbleye karşı durup, secde yeri yanına pusula<br />
koymalı. Vapur ve tren döndükce, kendisi kıbleye karşı dönmelidir. Yâhud başka birisi, sağa sola<br />
döndürmelidir. Nemâzda göğsü kıbleden ayrılırsa, nemâzı bozulur. Çünki, vapur, tren, ev gibidir.<br />
Hayvan gibi değildir. Otobüsde, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemiyenlerin, farz nemâzları câiz<br />
olmıyacağından, bunlar, yolda oldukları müddetçe şâfi’î mezhebini taklîd ederek, öğle ile ikindiyi ve<br />
akşam ile yatsıyı cem’ edebilir. Hanefî mezhebinde olan, yolda kıbleye dönemiyecek ise, yola çıkdıkdan<br />
sonra, gündüz bir yerde durduğu zemân, öğle vaktinde öğleyi kılınca, hemen ikindiyi de kılmalı, gece<br />
durulduğu zemân, yatsı vaktinde akşamı ve sonra yatsıyı bir arada kılmalı ve bu dört nemâza niyyet<br />
ederken (Şâfi’î mezhebini taklîd ederek edâ ediyorum) diye niyyet etmelidir. Şâfi’î ve mâlikî mezhebine<br />
göre, giriş ve çıkış günlerinden başka üç günden ziyâde kalmağa niyyet etdiği bir yere girince, yâhud<br />
dört günden önce biteceğini sandığı işi için gitdiği yerde onsekiz günden çok kalınca mukîm olur.<br />
Buradan çıkınca, 80 kilometreye gitmeğe niyyet etmedikçe, seferî olmaz. (Fetâvâ-i fıkhiyye)de<br />
buyuruyor ki, (Seferde, ikindi ile cem’ ederek kılmak için, öğleyi gecikdirse, öğle vakti çıkdıkdan sonra,<br />
mukîm olsa, önce öğle nemâzını kazâ eder. Öğleyi kazâya bırakdığı için günâha girmez.) Dişinde<br />
kaplama veyâ dolgu olduğu için mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd eden, üç günden çok ve onbeş<br />
günden az kaldığı yerde, farzları kasr etmemeli, dört rek’at kılmalıdır. Kasr ederse, iki rek’at kıldığı<br />
farzları mâlikî ve şâfi’î mezhebine göre sahîh olmaz. Dört rek’at kılarsa, hanefîde mekrûh olur ise de,<br />
sahîh olur. Derisi, yabancı kadına değince veyâ nemâzda abdesti bozulunca, mâlikî mezhebine göre,<br />
nemâzının sahîh olması da, böyledir. Bu kimsenin, seferî olarak kaldığı yerde, harac olmadan,<br />
nemâzlarını cem’ edemiyeceği 54. cü madde sonunda bildirilmişdir.<br />
Ramezân-ı şerîfin başlamasını hesâb ile, takvîm ile önceden anlamak câiz olmaz ise de, kıbleyi<br />
hesâb ile, kutup yıldızı [pusula] ile ve nemâz vaktlerini astronomik hesâblarla hâzırlanan takvîmden<br />
anlamak câizdir. Çünki hesâb ve âlet ile, temâm bulunmasa da, çok zan elde edilir. Kıble ve nemâz<br />
vaktleri, fazla zan ile kabûl olur.<br />
Mihrâb bulunmıyan, hesâb, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamıyan yerlerde, kıbleyi bilen, sâlih<br />
müslimânlara sormak lâzımdır. Kâfire, fâsıka ve çocuklara sorulmaz. Kâfire, fâsıka, mu’âmelâtda<br />
inanılırsa da, diyânâtda [ya’nî ibâdetlerde] inanılmaz. Kıbleyi bilen kimseyi aramağa, lüzûm yokdur.<br />
Kendisi araşdırır. Karâr verdiği cihete doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, nemâzı iâde<br />
etmez.<br />
Kıble, Kâ’benin binâsı değildir, arsasıdır. Ya’nî yerden Arşa kadar, o boşluk kıbledir. Bunun için<br />
kuyu [deniz] dibinde, yüksek dağların tepesinde [tayyârede], bu cihete doğru kılınabilir. [Hâcı olmak<br />
için de, Kâ’benin binâsına değil, o arsaya gidilir. Başka yerlere giden, hâcı olamaz.]<br />
İbni Hacer-i Mekkî hazretleri (Fetâvâ-i fıkhiyye)de buyuruyor ki, (Kâ’benin binâsını, şimdiki<br />
şeklinden değişdirmek câiz değildir, harâmdır. Bugünkü binâyı Haccâc yapmışdır. Halîfe Hârûn-ür-<br />
Reşîd, bunu değişdirip, Abdüllah ibni Zübeyrin yapdırdığı doğru şekli vermek istedikde, imâm-ı Mâlik<br />
“rahmetullahi teâlâ aleyh” mâni’ oldu. Şimdiden sonra, değişdiren olursa, fitne çıkmamak ve eski<br />
binâyı zedelememek şartı ile yapılan değişiklikleri yıkmak vâcibdir. Yoksa vâcib olmaz).<br />
Hastalık sebebi, malın çalınmak tehlükesi ile veyâ gemide batmağa sebeb olursa veyâ yırtıcı<br />
hayvan, düşman görmek tehlükesi varsa veyâ hayvânından inince, yardımcısız binemiyecek ise ve<br />
hayvânı kıbleye karşı durdurunca, arkadaşlar beklemez ise, iki nemâzı cem’ eder. Cem’ edemezse,<br />
farzı da gücü yetdiği tarafa doğru kılar ve iâde etmez. Çünki, bu özrlere kendisi sebeb olmamış,<br />
semâvî, ya’nî gayr-i ihtiyârî olmuşdur. Kıble cihetini bilmiyen kimse, mihrâba bakmadan, bilene<br />
sormadan, kendi araşdırmadan kılarsa, kıbleye rastlamış olsa bile, nemâzı kabûl olmaz. Fekat,<br />
rastlamış olduğunu, nemâzdan sonra öğrenirse kabûl olur. Nemâz arasında öğrenirse kabûl olmaz.<br />
Kıbleyi araşdırıp da, karâr verdiği cihete kılmazsa, rastladığını anlasa bile, tekrâr kılması lâzım olur.<br />
Bunun gibi, abdestsiz olduğunu veyâ elbisesinin necs olduğunu veyâ vakt girmediğini sanarak kılan ve<br />
sonra bu zannının doğru olmadığını anlıyan, tekrâr kılar.<br />
<br />
[Kıble cihetini anlamak için, güneş gören bir yere bir çubuk dikilir. Yâhud, bir ipin ucuna<br />
anahtar, taş gibi birşey bağlanıp sarkıtılır. O günkü takvîm yaprağında yazılı (Kıble sâati) vaktinde,<br />
çubuğun, ipin gölgeleri, kıble istikâmetini, güneşin bulunduğu yer de, kıble cihetini gösterir. Güneş,<br />
gölgenin kıble tarafındadır.]<br />
Âşkın aldı benden beni,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Senin sevgin, pek tatlıymış,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Ne varlığa sevinirim,<br />
ne yokluğa yerinirim.<br />
Aşkın ile zevklenirim,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Emretdin ibâdetleri,<br />
medhetdin iyi hâlleri,<br />
verdin sonsuz ni’metleri,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Ne nankör nefsim var aceb,<br />
zevkı için, bana kıyar hep!<br />
Ben hakîkî zevki buldum,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
İbâdeti güzel yapmak,<br />
dünyâ için de çalışmak,<br />
gece gündüz işim, çünki,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Sevmek lâfla olmaz Hilmi,<br />
Rabbin, çalışınız dedi.<br />
Hâlinden de anlaşılsın;<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
İslâm düşmanları nice,<br />
çatıyor dîne sinsice.<br />
Durursan, doğru mu olur,<br />
seviyorum Rabbim seni!<br />
Âşık tenbel oturur mu?<br />
Ma’şûka toz kondurur mu?<br />
Düşmanı susdur da, söyle:<br />
Seviyorum Rabbim seni!<br />
<br />
Muhtelif arz ve tûl derecelerindeki mahallerin kıble açıları<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="/images/attachtypes/image.png" title="PNG Image" border="0" alt=".png" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=200939" target="_blank" title="">Screenshot 2025-02-20 031221.png</a> (Dosya Boyutu: 948.11 KB / İndirme Sayısı: 126)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
Bu cedvelde tûl dereceleri 5'er derece ara ile cedvelin üstüne ve altına, arz dereceleri de 2'şer<br />
derece ara ile cedvelin ortasına yukarıdan aşağıya doğru yazılmışdır. Tûl derecelerinden altı çizili<br />
olanlar garbî (-), diğerleri şarkî (+) dır. Şimâl yarım küresinde bulunan mahaller için birinci ve ikinci<br />
sıradaki tûl dereceleri, cenûb yarım küresinde bulunan mahaller için ise 3.cü ve 4.cü sıradaki tûl<br />
dereceleri kullanılır. Kıble açısı aranılan mahallin tûl derecesinin bulunduğu sütûn ile bu mahallin arz<br />
derecesinin bulunduğu satırın kesişdiği yerdeki rakam, bu mahallin kıble açısı derecesidir. Birinci ve<br />
dördüncü sıradaki tûl dereceleri için mahallin cenûbundan garbına, ikinci ve üçüncü sıradaki tûl<br />
dereceleri için ise cenûbundan şarkına kıble açısı kadar dönülünce kıbleye dönülmüş olur. Bu açılar<br />
güneş veyâ kutub yıldızı ile anlaşılan coğrafi cenûb istikametinden olup, pusula ile ölçmelerde sapma<br />
açısını da hesâba katmak îcâb eder.<br />
<br />
Kaynak<br />
<br />
<a href="http://www.namazvakti.com/Info.php" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">www.namazvakti.com/Info.php</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yumurtanın sarısı zararlı mı?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=34477</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jan 2025 23:47:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=34477</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yumurtanın sarısı zararlı mı? </span></span><br />
<br />
Yumurta sarısı içerdiği yüksek kolestrol nedeniyle bir zamanlar oldukça zor zamanlar geçirmişti. Geçmiş dönemlerde diyetisyenler ve doktorlar yüksek kolestrolü, tansiyon ve kalp hastalığı olanlara yumurta alımını kısıtlamalarını özellikle de yumurtanın sarısından kaçınmalarını tavsiye ettiler.<br />
<br />
Ancak yapılan çalışmalar kandaki kolestrol seviyelerinin sanıldığının aksine yumurtanın sarısından daha çok, kişisel faktörlerden, etnik kimlikten, cinsiyetten, hormonların durumundan ve tüketilen besinlerden daha fazla oranda etkilendiği sonucuna varıldı. Yumurta sarısı en az yumurtanın beyazı kadar protein içermekte ve pek çok vitamini, mineral, yağ ve sağlıklı kaloriyi bünyesinde barındırmaktadır.<br />
<br />
Unutulmaması gerekenler;<br />
1-Tavuk ne yiyorsa onu size verecektir, yani yumurta çiftliklerinde beslenen bir tavukla organik bir ortamda beslenen tavukların yumurtalarının besin kaliteleri tamamen birbirlerinden farklı olacaktır.<br />
2-Yumurta sarısı yumurtanın en faydalı besin öğelerini içeren yerdir.<br />
3-Hayvansal ürünlerde olduğu gibi, yumurta gerekliği şekilde pastorize edilip pişirilmezse sağlık sorunlarına neden olabilir.<br />
<br />
Yumurtanın içeriğindeki besin değerleri yumurtanın ortalama ağırlığına, tavuğun aldığı besinlere göre değişir. Ayrıca yağlı bir tavada omlet yapmanız yumurta ile alacağınız kolesterol ve yağ miktarını artıracaktır.<br />
<br />
Yumurta sarısı bünyesinde pek çok vitamini barındırır. Tiamin, roboflavin, niasin, B6 vitamini , B9 vitamini, A vitamini, B12 vitamini, E vitamini, D vitamini, K vitamini Ayrıca aynı miktardaki ördek, bıldırcın ve gezen tavuk yumurtaları yukardaki besin miktarlarından daha fazlasını taşımaktadır.<br />
<br />
Yumurtanın sarısı, toplam yumurtadaki proteinin yüzde 43’üne sahiptir. Buna ilaveten tüm vitaminler ve mineraller yumurtanın sarısında bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda yumurta sarısını yemenin beyazını yemekten daha faydalı olduğunu göstermiştir.<br />
<br />
Bir başka çalışmada ise egzersizden hemen sonra yumurtanın tamamını yiyen gençlerdeki kas metabolizmasının, yumurtanın sadece beyazını yiyenlerden daha iyi olduğunu göstermiştir. Bu çok şaşırtıcı bir sonuç değildir çünkü yumurtanın sarısı embriyonun gelişimini sağlaması için dizayn edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bambu</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yumurtanın sarısı zararlı mı? </span></span><br />
<br />
Yumurta sarısı içerdiği yüksek kolestrol nedeniyle bir zamanlar oldukça zor zamanlar geçirmişti. Geçmiş dönemlerde diyetisyenler ve doktorlar yüksek kolestrolü, tansiyon ve kalp hastalığı olanlara yumurta alımını kısıtlamalarını özellikle de yumurtanın sarısından kaçınmalarını tavsiye ettiler.<br />
<br />
Ancak yapılan çalışmalar kandaki kolestrol seviyelerinin sanıldığının aksine yumurtanın sarısından daha çok, kişisel faktörlerden, etnik kimlikten, cinsiyetten, hormonların durumundan ve tüketilen besinlerden daha fazla oranda etkilendiği sonucuna varıldı. Yumurta sarısı en az yumurtanın beyazı kadar protein içermekte ve pek çok vitamini, mineral, yağ ve sağlıklı kaloriyi bünyesinde barındırmaktadır.<br />
<br />
Unutulmaması gerekenler;<br />
1-Tavuk ne yiyorsa onu size verecektir, yani yumurta çiftliklerinde beslenen bir tavukla organik bir ortamda beslenen tavukların yumurtalarının besin kaliteleri tamamen birbirlerinden farklı olacaktır.<br />
2-Yumurta sarısı yumurtanın en faydalı besin öğelerini içeren yerdir.<br />
3-Hayvansal ürünlerde olduğu gibi, yumurta gerekliği şekilde pastorize edilip pişirilmezse sağlık sorunlarına neden olabilir.<br />
<br />
Yumurtanın içeriğindeki besin değerleri yumurtanın ortalama ağırlığına, tavuğun aldığı besinlere göre değişir. Ayrıca yağlı bir tavada omlet yapmanız yumurta ile alacağınız kolesterol ve yağ miktarını artıracaktır.<br />
<br />
Yumurta sarısı bünyesinde pek çok vitamini barındırır. Tiamin, roboflavin, niasin, B6 vitamini , B9 vitamini, A vitamini, B12 vitamini, E vitamini, D vitamini, K vitamini Ayrıca aynı miktardaki ördek, bıldırcın ve gezen tavuk yumurtaları yukardaki besin miktarlarından daha fazlasını taşımaktadır.<br />
<br />
Yumurtanın sarısı, toplam yumurtadaki proteinin yüzde 43’üne sahiptir. Buna ilaveten tüm vitaminler ve mineraller yumurtanın sarısında bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda yumurta sarısını yemenin beyazını yemekten daha faydalı olduğunu göstermiştir.<br />
<br />
Bir başka çalışmada ise egzersizden hemen sonra yumurtanın tamamını yiyen gençlerdeki kas metabolizmasının, yumurtanın sadece beyazını yiyenlerden daha iyi olduğunu göstermiştir. Bu çok şaşırtıcı bir sonuç değildir çünkü yumurtanın sarısı embriyonun gelişimini sağlaması için dizayn edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bambu</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Merak edilen konular ile ilgili çeşitli sual ve cevaplar]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=34008</link>
			<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 02:42:42 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=34008</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Merak edilen konular ile ilgili çeşitli sual ve cevaplar</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual: </span>Bazı kimseler, gökten ağır, zehirden acı olan nedir diye sorular sorarak, karşısındakini mahcup etmek istemektedirler. Gerçekten böyle sorular sorulmuş mu ve bunların cevapları var mıdır?<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span><br />
 Bu tip sorular, hazret-i Ali’ye de sorulmuş. Hatta hazret-i Ali'ye daha fazlası da sorularak; “Gökten ağır, yerden geniş, denizden engin, ateşten sıcak, taştan katı, zemherirden soğuk ve zehirden acı olan nedir” diye sorulmuş. Hazret-i Ali de cevaben;<br />
 “Gökten ağır olan, temiz bir kimseye iftira etmektir. Yerden geniş olan; Hak, doğru olan şeydir. Denizden engin olan, kanaat eden kalptir. Ateşten sıcak olan, zulüm eden sultandır. Taştan katı olan, münafığın kalbidir. Zemherirden soğuk olan; levm eden, kınayan kimseye ihtiyacını arz etmektir. Zehirden acı olan da, sabır etmektir” buyurmuşlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual: </span>Hafızı dinlemek ve kitabı da okumak için kiralamak uygun olur mu?<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span><br />
 Bu konuda Hülâsada deniyor ki: “Dinlemek için hafızı ve okumak için kitabı kiralamak caiz değildir.” Kur’ân-ı kerim öğreten hocaya hediye vermek lazımdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Dinimizislam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Merak edilen konular ile ilgili çeşitli sual ve cevaplar</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual: </span>Bazı kimseler, gökten ağır, zehirden acı olan nedir diye sorular sorarak, karşısındakini mahcup etmek istemektedirler. Gerçekten böyle sorular sorulmuş mu ve bunların cevapları var mıdır?<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span><br />
 Bu tip sorular, hazret-i Ali’ye de sorulmuş. Hatta hazret-i Ali'ye daha fazlası da sorularak; “Gökten ağır, yerden geniş, denizden engin, ateşten sıcak, taştan katı, zemherirden soğuk ve zehirden acı olan nedir” diye sorulmuş. Hazret-i Ali de cevaben;<br />
 “Gökten ağır olan, temiz bir kimseye iftira etmektir. Yerden geniş olan; Hak, doğru olan şeydir. Denizden engin olan, kanaat eden kalptir. Ateşten sıcak olan, zulüm eden sultandır. Taştan katı olan, münafığın kalbidir. Zemherirden soğuk olan; levm eden, kınayan kimseye ihtiyacını arz etmektir. Zehirden acı olan da, sabır etmektir” buyurmuşlardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual: </span>Hafızı dinlemek ve kitabı da okumak için kiralamak uygun olur mu?<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span><br />
 Bu konuda Hülâsada deniyor ki: “Dinlemek için hafızı ve okumak için kitabı kiralamak caiz değildir.” Kur’ân-ı kerim öğreten hocaya hediye vermek lazımdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Dinimizislam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tecrübenin önemi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=34007</link>
			<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 02:40:55 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=34007</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tecrübenin önemi</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual: </span>(Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesidir) demek doğru mudur?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span>Hoş bir ifade değildir. (Tecrübe, yapılan hatalardan çıkarılan ders, kulağa küpe edilen öğüttür) gibi bir şey demek daha uygundur. Tecrübe önce zarara sokar, sonra dersini verir. Tecrübe faydalıdır, ama masrafı çoktur. Tecrübeyle bir zarara uğranır, ama tecrübesi yanına kâr kalır. <br />
Akıllı, kendi sıkıntıya girmeden, zarara uğramadan başkalarının ve yaşlıların tecrübelerinden faydalanır. Kendi başına da gelmesini beklemeden onların tecrübelerini uygular. Bu konuda ibretli bir masal şöyledir:<br />
Tilki, kurt ve aslan, birlikte ava çıkarlar. Bir tavuk, bir kuzu, bir de dana yakalayıp getirirler. Ormanların kralı aslan, kurda emreder:<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haydi, avları âdilane taksim et!</span><br />
Kurt peki der:<br />
- Dana kralımızın, kuzu kurdun, tavuk da tilki kardeşin…<br />
Aslan, kurda bir pençe vurur, kurt, ağzı kanlar içinde yere yatar. Sonra tilkiye döner:<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haydi, sen âdilane bölüştür!</span><br />
Tilki baş üstüne kralım der:<br />
- Tavuk, kralımızın sabah kahvaltısıdır, kuzu öğle, dana da akşam yemeğidir.<br />
Aslan memnuniyetle gülümser, tilkiye sorar:<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu kadar âdilane taksimi kimden öğrendin?</span><br />
Kurnaz tilki, yerde al kanlar içinde yatan kurdu gösterip der ki:<br />
- Efendim, işte şu yerde yatan kırmızı kurdeleli kurt kardeşten öğrendim.<br />
Demek ki başkalarının başına gelen acı olaylardan gerekli dersleri alıp, biz de aynı hataya düşmemeliyiz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir delikten iki kere ısırılmak</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual:</span> Bir komşumuzla ailece çok iyiydik. Fakat komşu, yabancıların teşvikleriyle, dedemi işinden edip, kendisi aynı yere geçmek için, bize birçok komplo kurdu. Çok zarara uğradık. Dedem, durumu görünce, onlara karşı tavır aldı. Gizli planları açığa çıkınca, ailece geldiler, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Zaman kavga zamanı değil, kardeşlik zamanıdır)</span></span> diyerek dedemle barışmak istiyorlar. Dedem de, tedbirli hareket ediyor. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Bunlar, yine bir numara yapabilirler. Bunlara acıyıp yerimizi verirsek, acınacak hâle düşeriz)</span> diye endişe ediyor. Çünkü hâlâ, ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Bunlarla barışmakta dinen bir mahzur var mıdır?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span>Barışmanın mahzuru olmaz. Ancak teyakkuzda bulunmak şarttır. Mümin, tedbiri elden bırakmamalı, yeni komplolara kurban gitmemelidir. Şuurlu mümin, başına gelen olaydan ders alır, ikinci defa aynı hataya düşmez. Bu konuda bir hadis-i şerif:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Mümin, bir delikten iki defa ısırılmaz.)</span> [Buhârî, Müslim]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Dinimizislam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tecrübenin önemi</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual: </span>(Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesidir) demek doğru mudur?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span>Hoş bir ifade değildir. (Tecrübe, yapılan hatalardan çıkarılan ders, kulağa küpe edilen öğüttür) gibi bir şey demek daha uygundur. Tecrübe önce zarara sokar, sonra dersini verir. Tecrübe faydalıdır, ama masrafı çoktur. Tecrübeyle bir zarara uğranır, ama tecrübesi yanına kâr kalır. <br />
Akıllı, kendi sıkıntıya girmeden, zarara uğramadan başkalarının ve yaşlıların tecrübelerinden faydalanır. Kendi başına da gelmesini beklemeden onların tecrübelerini uygular. Bu konuda ibretli bir masal şöyledir:<br />
Tilki, kurt ve aslan, birlikte ava çıkarlar. Bir tavuk, bir kuzu, bir de dana yakalayıp getirirler. Ormanların kralı aslan, kurda emreder:<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haydi, avları âdilane taksim et!</span><br />
Kurt peki der:<br />
- Dana kralımızın, kuzu kurdun, tavuk da tilki kardeşin…<br />
Aslan, kurda bir pençe vurur, kurt, ağzı kanlar içinde yere yatar. Sonra tilkiye döner:<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haydi, sen âdilane bölüştür!</span><br />
Tilki baş üstüne kralım der:<br />
- Tavuk, kralımızın sabah kahvaltısıdır, kuzu öğle, dana da akşam yemeğidir.<br />
Aslan memnuniyetle gülümser, tilkiye sorar:<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu kadar âdilane taksimi kimden öğrendin?</span><br />
Kurnaz tilki, yerde al kanlar içinde yatan kurdu gösterip der ki:<br />
- Efendim, işte şu yerde yatan kırmızı kurdeleli kurt kardeşten öğrendim.<br />
Demek ki başkalarının başına gelen acı olaylardan gerekli dersleri alıp, biz de aynı hataya düşmemeliyiz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir delikten iki kere ısırılmak</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sual:</span> Bir komşumuzla ailece çok iyiydik. Fakat komşu, yabancıların teşvikleriyle, dedemi işinden edip, kendisi aynı yere geçmek için, bize birçok komplo kurdu. Çok zarara uğradık. Dedem, durumu görünce, onlara karşı tavır aldı. Gizli planları açığa çıkınca, ailece geldiler, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Zaman kavga zamanı değil, kardeşlik zamanıdır)</span></span> diyerek dedemle barışmak istiyorlar. Dedem de, tedbirli hareket ediyor. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Bunlar, yine bir numara yapabilirler. Bunlara acıyıp yerimizi verirsek, acınacak hâle düşeriz)</span> diye endişe ediyor. Çünkü hâlâ, ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Bunlarla barışmakta dinen bir mahzur var mıdır?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">CEVAP</span>Barışmanın mahzuru olmaz. Ancak teyakkuzda bulunmak şarttır. Mümin, tedbiri elden bırakmamalı, yeni komplolara kurban gitmemelidir. Şuurlu mümin, başına gelen olaydan ders alır, ikinci defa aynı hataya düşmez. Bu konuda bir hadis-i şerif:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Mümin, bir delikten iki defa ısırılmaz.)</span> [Buhârî, Müslim]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Dinimizislam</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>